11 Şubat 2018 Pazar

Köprülüzade Fazıl Mustafa Paşa

Köprülü Fazıl Mustafa Paşa, 1637 yılında İstanbul'da doğdu. Köprülü Mehmed Paşa'nın ikinci oğlu, Köprülü Fazıl Ahmed Paşa'nın kardeşidir. İkinci Viyana Kuşatmasını izleyen günlerde iş başına getirilmiş, aldığı köklü ve yerinde tedbirlerle İmparatorluğun yıkılmasını geçici bir süre için de olsa durdurmayı başarmıştır.

Sultan İkinci Süleyman ve Sultan Üçüncü Ahmed dönemlerine rastlayan görev süresi sadece iki yıl sürmüştür. Ağabeyi gibi çok iyi bir öğrenim görmüş, kültürlü, zeki, ileri görüşlü bir devlet adamıdır. Müderris olmuş, 1680'de vezir rütbesiyle Silistre valiliği ve Babadağı serdarlığına atanmıştır. Sultan Dördüncü Mehmed'in tahttan indirilmesinde rol oynamış, bu olaydan sonra Kandiye ve Sakız muhafıalığına atanmıştır. Avusturyalıların Serasker Recep Paşa'yı Belgrad önlerinde yenilgiye uğratmasından sonra, devletin her açıdan zor durumda olduğu bir ortamda, 1689 yılında sadrazamlığa atanmıştır.

Sadrazam olur olamaz iç karışıklıkları bastırmakla işe başlayan Köprülü Fazıl Mustafa Paşa, halkı ezen gereksiz vergileri ortadan kaldırmış, saraydaki değerli eşyaları darphanede paraya çevirerek maliyeyi düzeltmiş ve ordudaki asker sayısını azaltarak orduyu yenilemiştir. Avusturyalıların üzerine yürüyerek Niş, Budin ve Belgrad'ı geri almış, 1691 yılında savaş alanında şehit düşmüştür.

Öküz Mehmed Paşa

1550 senesinde İstanbul Karagümrük'te dünyaya gelen Mehmed, Enderun Mektebi'nde eğitim gördü.

Sarayda önce iç kiler kethudası olarak görev almış, sonraları Hasoda ağalığına yükselmiştir. İlerleyen zamanlarda da silahdar olan Mehmet Paşa, 1607 senesinin Nisan ayında Mısır Valisi olarak görevlendirilmiştir.

Öküz Mehmed Paşa, İskenderiye'ye vardığı zaman keşşaflardan -toplamı 100.000 altını geçen- keşşafiye almadı ve "eminler" ile "keşşaflar" arasındaki bağlantıları ortadan kaldırıp eminleri doğrudan doğruya Mısır valiliğinin merkezi eyalet divanına bağladı.

Tüm bunlara ek olarak eminlere bağlı kul taifesinin keşşaflara ödediği paralar ve halktan topladıkları "külfe" ve "taibe" vergileri de ortadan kaldırıldı. Böylece Mısır'da vergi toplama süreci içinde bulunan aracılar ortadan kaldırıldı ve bunlar için vergi mükellefinin verdiği paralar artıp bu aracıların Mısır vergilerinden aldığı payı azaltıldı.

Bu icraatlardan sonra halkın sevgisini kazanan Öküz Mehmed Paşa, Kahire'de imar hareketlerine girişmiş, Mısırlı askerleri asi Kalenderoğlu’ na karşı Kuyucu Murat Paşa’ nın hizmetine göndermiştir.

Dört buçuk sene Mısır valiliği yaptıktan sonra 1611 senesinin Ağustos ayında İstanbul'a çağrılan Öküz Mehmed Paşa, Ocak 1612'de Sultan I. Ahmed'in kızıyla evlenerek saraya damat oldu.

Aynı zamanda Kaptan-ı Derya olan paşa, Kaptan-ı Deryalığı sırasında Osmanlı kıyılarına saldıran Malta ve Floransa filolarını perişan etmiştir. Ancak donanmadan ayırdığı on kadırgalık filonun Sisam adası civarında Floransa filosuna yenilmesi üzerine görevinden azledilmiştir.

Daha sonra İstanbul'da Sadaret Kaymakamlığına getirilen Mehmed Paşa, 1613 senesinde ikinci vezirliğe, Nasuh Paşa'nın idamı üzerine 17 Ekim 1614 tarihinde de Sadrazamlığa getirilmiştir.

Bir savaş sonrasında Sultan I. Ahmed, Revan'nın alınamamasını Mehmed Paşa'nın suçu olduğunu düşündüğü için onu Sadaretten azlederek Sadrazam olan Halil Paşa'ya danışman yapıtı. Böylece 17 Ekim 1614 tarihinde başlayan ilk sadrazamlığı 17 Kasım 1616 tarihinde sona erdi.

II. Osman tahta çıktıktan sonra tekrar Sadrazam  olan Mehmed Paşa, padişahın desteğini kazanmış olan Güzelce Ali ile tartışında Halep valiliğine yollandı. Buradaki görevi sırasında, 1619 senesinde hayatını kaybetti. Kendi yaptırdığı, Şeyh Bekir Zaviyesi yanında bulunan türbesinde medfundur.

Lakabının Sebebi
Mehmed Paşa'nın iki lakabı vardır. Bu lakablardan ilki Öküz, ikincisi ise Kara'dır. Öküz lakabının sebebi, bazı kaynaklara göre Oğuz soyundan olması ve Oğuz isminin zamanla "Öküz" olarak değişmesi, bazı kaynaklara göre ise babasının öküz nalbantı olmasındandır.

Komik Bir Olay
Rivayete göre, Öküz Mehmed Paşa'nın da katıldığı bir sefer sırasında, çadırında bir grup askerle toplantı yaparken bir öküz çadırın altından kafasını sokarak uzun uzun Paşa'yı izlemiş. Yanındaki askerler kendilerini gülmemek için zor tutarken hayvan gitmiş. Aradan az bir zaman geçtikten sonra tekrar gelen hayvan kafasını aynı yerden sokarak Mehmet Paşa'ya yine uzun uzun bakmaya başlamış ve bunu gören askerler artık kendilerini tutamayarak kahkahayı basmışlar. Herkes gülmekten kırılırken, Öküz Mehmet Paşa, "Bu hayvan bana ne diyor biliyor musunuz?" diye sormuş; "Hadi senin kim olduğunu anladım da, bu yanındaki eşekler neyin nesi?" diye soruyor...

Mehmet Paşa'nın Eserleri

Osmanlı ülkesinin pek çok yerinde eserler yaptırmıştır.
Karagümrük'te Cami, çeşme ve mektep
Kuşadası ve Ulukışla da kervansaray, hamam, cami, mektep, medrese, çeşme ve köprü.
Kahire'de yeniçeri ve Azep (bekar asker) kışlaları
Şam'da su yolları ve kalelerin tamiri
Mekke ve Hicaz'da su yolları, kuyular
Sakız Adası'nda cami ve diğer gezdiği bazı yerlerde bunlar gibi hayır müesseseleri inşa ettirmiştir.  

Sokollu Mehmed Paşa


Eşi: Esmehan Sultan (e. 1562–1579)
Eğitim: Enderûn
Ebeveynleri: Dimitrije Pasha
Kardeşleri: Makarije Sokolović


Sokollu Mehmed Paşa, Kanuni Sultan Süleyman, II. Selim ve III. Murat devirlerinde toplam 14 yıl, 3 ay, 17 gün sadrazamlık yapmış Osmanlı devlet adamıdır. Kanuni Sultan Süleyman'ın son vezir-i azamıdır. Hem Osmanlı İmparatorluğu'nun zirvede bulunduğu dönemi simgelemesi itibariyle hem de icraatları, projeleri ve kişiliği nedenleriyle en büyük Osmanlı sadrazamlarından biri kabul edilir.

Oluşturduğu kurumlar ve idealize ettiği hedefler itibariyle Osmanlı Türk Medeniyetine büyük katkılar yapmıştır.

Sokullu Mehmed Paşa ünlü Osmanlı sadrazamlarından Bosna’nın Sokol kasabasından, Şahinoğulları ailesine mensuptur. 1505 (veya 1506)’te Sokol (Sokolovic)’da doğdu. Sultan Süleyman Han (1520-1566), zamanında ailesinin rızasıyla devşirme alındı. Zeka ve kabiliyeti, devlet memurlarının dikkatini çekti. Mehmed adıyla Edirne Sarayında, Osmanlı tahsil ve terbiyesiyle yetiştirildi. Edirne’den İstanbul’a getirilerek, Saray-ı Âmire’de Enderun’un Küçük Odalar bölümüne alınıp, padişahın hizmetine girdi.
 

Sarayda üstün gayret gösterip, mükemmel hizmet etti. İç hazinede vazifelendirildi. Dürüstlüğü ve başarılı hizmetleri sayesinde sırasıyla; Rikapdar, Çuhadar ve Sarayda çok önemli bir mevki olan Silahdarlığa tayin edildi. Bosna’daki ailesini de İstanbul’a getirip, onların İslam dinini kabul etmelerine sebep oldu.

Sokullu Mehmed Paşa, Enderun’daki hizmetlerini tamamlayıp, Birun’da Kapucular Kethüdası oldu. 1541’de Kapıcıbaşılık, büyük denizci Barbaros Hayreddin Paşanın vefatıyla da 1546’da Gelibolu Sancakbeyi olarak, Kaptan-ı deryalığa tayin edildi. Kaptan-ı deryalığında, Trablusgarp Seferine çıkarak, İspanyollara karşı başarılı oldu. Kanuni, 1549 İran Seferi sırasında Sokullu’yu Rumeli Beylerbeyi olarak tayin etti. Sokullu, asıl ordunun İran Seferinde olmasından faydalanarak Rumeli’ye taarruz edebilecek kuvvetlere karşı koymak için vazifelendirildi.

Avusturya, Osmanlı tabiiyetindeki Erdel ile sıkı münasebetler içine girerek, burada hakimiyet kurmak için faaliyetlerde bulunuyordu. Her ne kadar, Erdel idarecilerinden Martunuzzi, Osmanlılara bağlılıklarını bildirdiyse de, Budin Beylerbeyi vasıtasıyla gerçeğin bildirilenlerin tam tersi olduğu öğrenildi. Tespit edilen bilgiye göre, Erdel Avusturya topraklarına katılma hazırlığı içindeydi. 

Bu haince planın ortaya çıkmasıyla, Sokullu, Erdel Seferine memur edilip, emrine Semendire, Niğbolu Sancak Beyleri ve Kırım, Dobruca kuvvetleriyle Eflak, Boğdan Voyvodalarının birlikleri, ayrıca iki bin Yeniçeri askeri verildi. Sokullu, Salankamen’de ordugahını kurdu. 

Bu mevkide Mihaloğlu Ali Beyin akıncıları ile Budin Beylerbeyi Hadım Ali Paşanın kuvvetleri de orduya katıldılar. Martunuzzi bu hazırlıklardan telaşa kapılıp, bir takım teminatlarda bulunduysa da, seksen bin kişilik Osmanlı Ordusu Eylül 1551’de Erdel üzerine hareket etti.

Sokullu Mehmed Paşa tarafından 18 Eylülde Tissa Nehri üzerindeki Beçe Kalesi, 21 Eylülde Beçkerek Kalesi, Maroş Nehri üzerindeki Çanad Kalesi alındı ve Lapova Kalesi de, ahalisi tarafından teslim edildi. Bu muvaffakiyetlerden sonra Sokullu, Temeşvar’ı muhasara ettiyse de, kışın gelmesi ve şiddetli mukavemet yüzünden Belgrad’a çekildi.

1552’de verilen emir üzerine Erdel Seferi serdarlığına İkinci Vezir Kara Ahmed Paşa tayin edildi. Köprülü ise, Rumeli Beylerbeyliği kuvvetleriyle, Ahmed Paşanın emrinde görev alacaktı. Ahmed Paşanın, Temeşvar’ı fethinde ve bazı kaleleri ele geçirmesinde faydalı faaliyetleri oldu (Temmuz 1552). Eğri Kalesinin 11 Eylül 1552 tarihindeki muhasarasında bulundu; fakat kış dolayısıyla Belgrad’a çekilmek zorunda kaldı.

Sokullu Mehmed Paşa, İran harplerinin tekrar başlaması ihtimali üzerine, 1552-1553 kışını Tokat’ta geçirme emrini aldı. Bu emir üzerine, kendisine bağlı Rumeli Beylerbeyliği birlikleriyle Tokat’a gitti. Sokullu, Tokat’ta 1553-1554 kışını da geçirdi ve 5 Haziran 1554’te Erzurum istikametinde İran Seferine giden Ordu-yı hümayuna katıldı. 

Sokullu Mehmed Paşa, bu sefer esnasında sol kanatta Nahçivan Taarruzunda ve Gürcistan Harekatında vazife alarak üstün muvaffakiyet gösterdi. Sokullu, bu savaşlarda gözü pekliği, cesareti ve askerlerini iyi sevk ve idare edebilmesinden dolayı, padişahın takdirini kazandı. Sultan Süleyman Han, sefer dönüşü Amasya’da Sokullu’yu üçüncü vezir tayin ederek, kubbealtı vezirleri arasına aldı. 1561 senesinde ikinci vezir olan Sokullu Mehmed Paşa 1565’te Semiz Ali Paşanın vefatı üzerine Sadrazamlığa getirildi.

Bu sırada Malta Muhasarası devam etmekte olup, Avusturya ile münasebetler bozulma yoluna girmişti. Avusturya kuvvetlerinin Osmanlı hududuna tecavüz edip, Erdel’den bazı kaleleri zaptettiklerini haber alınca, amca oğlu olan, Bosna Beylerbeyine harekete geçmesi cihetinde emir verdi. Bu emir gereğince Kruppa elde edildi. 

Sokullu Mehmed Paşa, harp taraftarı olmasa da, devletin çıkarları ve geleceği için Avusturya’ya harp ilan edilmesini istedi. Avusturya’nın yıllık haracı vermemiş, Osmanlılara karşı düşmanca bir tavır takınmış, daha da ileri giderek hudut ihlallerinde bulunmuş ve nihayet Erdel’i de ele geçirme planları yapıp faaliyete geçmiş olması, savaşın yeterli sebeplerindendi.

Osmanlı Devletinin güçlenip büyümesi ve herşeyden de önce İslamiyetin yücelmesi için hiç durmadan mücadele etmiş olan Sultan Süleyman Han, yaşlı ve hasta olduğu halde, bu sefere iştirak etti. Ordu-yı hümayun, 1 Mayıs 1566’da, tarihe Sigetvar (Zigetvar) Seferi olarak geçecek olan harekat için, İstanbul’dan yola çıktı. 

5 Ağustosta Sigetvar Kalesi muhasara edildi. Sokullu Mehmed Paşa, yapılan muharebelerde büyük çabalar sarfetti, hatta gecelerini siperlerde dahi geçirdi. Sultan Süleyman Han, mutlaka bu kalenin alınmasını istiyordu. 7 Eylül günü Sultan Süleyman Han, Hakkın rahmetine kavuştu. Bir gün sonra da Sigetvar Kalesi fethedildi. 

Sultan’ın vefatını gizleyerek, Şehzade Selim, Kütahya’dan gelinceye kadar ordunun nizam ve intizamının bozulmasına ve herhangi bir karışıklık çıkmasına meydan vermedi. Selim Han, valilik yaptığı Kütahya’dan İstanbul’a gelerek cülus edip (tahta çıkıp), derhal Belgrad’a gitti. Sultan Selim Han, Sokullu’nun iktidar, dirayet ve sadakatini takdir ettiğinden, onu Sadaret makamında bıraktı.

Sokullu’nun, Sultan Selim Han zamanında, ilk icraatı Yemen ve Basra’da meydana gelen hadiseleri etkisiz hale getirmek oldu. Sokullu, 1568’de Edirne’ye tebrik için gelen Şah Tahmasb’ın elçisiyle görüştü. Bu sırada Avusturya elçileriyle de müzakerelerde bulunarak, 17 Şubat 1568’de antlaşma yaptı.

Osmanlı Devleti, Asya’daki Müslüman devletlerle sıkı münasebetler kurdu. Sumatra’daki Açe hükümdarı Sultan Alaeddin, Sultan Süleyman Handan Portekizlilere karşı yardım istemiş, fakat Sigetvar Seferi sebebiyle yardım gönderilememişti. Sokullu, Padişahın da isteği doğrultusunda ilk iş olarak Açe Sultanına istediği yardımı gönderdi. 

Bu kuvvetler 1568/1569 yıllarında çeşitli faaliyetlerde bulundular. Portekizlilerin Müslümanlara karşı yaptıkları baskıları etkisiz hale getirmek ve ayrıca Habeş, Hicaz ve Yemen’in emniyetini sağlamak için, Süveyş Kanalının açılması yolunda teşebbüslerde bulunuldu. 

Aralık 1568 tarihinde, bu hususta Mısır Beylerbeyine bir ferman gönderilip, kanalın açılıp açılamayacağı, ne kadar para harcanacağı, kaç geminin girebileceği vs. gibi konularda bilgi istendi. Ancak, bu çok mühim teşebbüsün neden yapılmadığı bilinmemektedir. Sokullu’nun bu tarihlerde, Don-Volga Kanalı açma teşebbüsünden dolayı, Süveyş Kanalı projesi geri kalmış olabilir. 

Sokullu, ileri görüşlü bir kimse olduğundan, Don-Volga arasında kanal açılması için planlar yaptı. Bu teşebbüsün sebepleri ise şunlardı: Orta-Asya’daki Türk devletlerinin İran’daki Safevilerden şikayetçi olup, Osmanlılardan yardım istemesi; İran’ın Osmanlılar aleyhine Avrupa devletleriyle ittifak yapması; Astrahan Hanlığının Ruslar eline geçmesi; Rusların gerek Orta-Asya’yı, gerekse Osmanlı topraklarını ele geçirme istekleri.

Osmanlı Devleti bu proje sayesinde, İran ile Rusya’yı birbirinden ayırmak istiyordu. Ayrıca Orta-Asya ile münasebet sağlanacak, böylece Safeviler, iki güç arasında bırakılacaktı. Herhangi bir sefer anında Hazar Denizine kadar mühimmat yiyecek vs. gibi erzaklar gemilerle getirilebilecekti. 

1568 yılında Şıkk-ı sani Defterdarı Kasım Bey, Kefe Sancakbeyi tayin edilerek, kanal projesi için gerekli incelemeleri yapmakla vazifelendirildi. İncelemelerden sonra, 1569 Ağustosunda Don ve Volga Nehirleri arasındaki en dar bölgeden kanal açılmaya başlanıldı. Ancak, Kırım Hanı Devlet Giray’ın gereken ilgiyi göstermemesi ve ağır kış şartları sebebiyle kanal projesi gerçekleşemedi ve bir daha da teşebbüs edilmedi.

Sokullu Mehmed Paşanın Sadrazamlığı zamanında, 1570’te Kıbrıs Adası fethedildi. Osmanlı donanması 1571’de İnebahtı’da yok edildi. İnebahtı felaketinden sonra, donanma başkumandanlığına tayin edilen, eski Cezayir Beylerbeyi Kılıç Ali Paşa, Osmanlı teşkilat ve müessesesini daha bütünüyle bilemediğinden, yeni donanmanın hazırlanmasından ümitsiz görününce;
“Paşa hazretleri, sen henüz bu Devlet-i Âliyyeyi (Osmanlı Devletini) bilmiyorsun. Bevallah böyle itikad eyle (bilmiş ol ki) bu devlet ol devlettir ki, murad edinirse (isterse) cümle (bütün) donanmanın lengerlerini (gemi demiri) gümüşten, resenlerini (iplerini) ibrişimden, yelkenlerini atlastan etmekte suubet (zorluk) çekmez. Her hangi geminin alatını (aletlerini) ve yelkenini yetiştirmezsem bu minval üzere benden al” tarihi cevabını verdi. Bu söz, Osmanlı Devletinin kudret ve azametini göstermesi bakımından çok önemlidir.


Venedikliler, İnebahtı sonrasında, Osmanlı Devletinin, antlaşmayla Haçlılara taviz vereceğini zannediyorlardı. Venedik elçisi bir görüşme esnasında bu hal içine girince, Sokullu’nun verdiği cevap, Osmanlı teşkilat, müessese ve ordusu gibi diplomasi kuvvetinin de ifadesidir:
“İnebahtı Muharebesinden sonra cesaretimizin sönmediğini görüyorsun, Sizin zayiatınızla bizimki arasında fark vardır. Biz sizden bir krallık (Kıbrıs Adası) alarak, kolunuzu kestik; siz ise donanmamızı mağlup etmekle sakalımızı tıraş etmiş oldunuz; kesilmiş kol yerine gelmez, lakin tıraş edilmiş sakal daha gür olarak çıkar” dedi.

Gerçekten de bir kışta yeni bir donanma yapıldı ve bütün Avrupa hayretlere düştü. Sefer mevsimine iki yüzden fazla yeni kadırga ve mavna bütün silah ve teçhizatıyla hazır edilerek, denize açıldı. Müttefik Haçlı Donanması, Osmanlı Donanmasıyla muharebeye cesaret edemeden çekilip gitti. Mora ve Adriyatik sahilleri, düşmandan temizlendi.

Sokullu Mehmed Paşa, Sultan Üçüncü Murad Han devrinde de beş yıl vezir-i azamlık yaptı. 30 Eylül 1579’da, bir meczup tarafından şehit edildi.
Sokullu Mehmed Paşa, güzel konuşan, ikna kabiliyetli, nazik, son derece ahlaklı ve Türk-İslam alemi için faydalı hizmetlerde bulunmuş bir zattı. Son derece de dinine bağlı olup, Halveti tarikatına mensuptu. Sultan Selim Hanın kızı İsmihan Sultanla evlenip, damad-ı şehriyari oldu.


Geniş vakıflar ve hayır tesisleri kurdu. Sokullu, Azapkapısı Camii ile Kadırga’da kendi ismiyle anılan cami, medrese ve hayrat tesislerini yaptırmıştır. Lüleburgaz’da cami ve medrese; Edirne’nin Çavuşbey Mahallesinde dükkanlar, odalar ve çifte hamam; Erdel Beçkerek’te cami, han, çeşme, Darülkurra ve köprü; Vişegrad’da Mimar Sinan’a yaptırdığı nadide bir köprü; Vişegrad-Saraybosna arasına büyük bir kervansaray yaptırdı. Bunlardan başka, ülkenin birçok yerinde cami, han, hamam, imaret vs. gibi hayır müesseseleri yaptırıp, bu tesislere de çeşitli vakıflar kurmuştu. Sokullu ailesinden önemli devlet adamları yetişmiştir.

21 Temmuz 2017 Cuma

Osmanlılarda kölelik sistemi var mıdır?

Osmanlı Devleti'nde köle emeğine dayalı üretim yapılmadığından, varlıklarının sebebi ekonomik çıkar gerekçelerine dayanmaz. Dolayısıyla köleler toplum içinde kısa sürede assimile olarak belirli statüler kazanmaktaydılar. Nitekim Osmanlı toplumunda köleler, varlıklı ailelerin ev hizmeti, cariyelik, çocuk bakımı gibi işlerinde kullanılmak ya da Kur'ân'da vaad edilen sevabı kazanmak üzere "azat etmek" için satın alınırlardı. Ev işlerinde çalıştırılan köleler bir müddet sonra "bacı, dadı, lala" gibi isimlerle ev halkından sayılırlar. İslâm hukukunda belirlenen insan hakları gereği yirmi yaşları civarına geldiklerinde, cihazı ve diğer gerekleri mevlâ'sı tarafından sağlanarak evlendirilirlerdi. Bunların eski efendileriyle "akrabalık" türüne benzer toplumsal ilişkileri kesilmezdi. Nitekim yaşlandıklarında bile itibar görürlerdi. Küçük yaşlarından itibaren yeteneklerine göre yetiştirilmiş olan köleler yüksek fiyatla satılırdı. Bunlar genellikle saray ve konaklara alınırdı.1

Saray'a alınan "köle"ler arasından BÓAbüssaâde Ağası (ve bazı başka görevler) gibi Padişaha çok yakın ve çok önemli görevlere getirilirlerdi.

İslâm'ın köleliğin sosyal durumunda iyileşme ve ortadan kalkması açısından yaptığı en önemli girişim doğan çocuk için "anasının medenî durumu"2 yerine "babasının medenî durumuna uyar" kuralını getirmesidir.3 Aslında Osmanlı padişahlarının çocuklarının câriyelerden olması bazı siyasal ve sosyal sebeplerle birlikte temelde bu hükme dayanmaktadır.

1. 1847'de Sultan Abdülmecid esir ticaretini yasakladı; esir pazarları da kaldırıldı. Bununla beraber gizli olarak Osmanlı Devleti'nin sonuna kadar sürdü.
2. Roma Hukuku'na göre "partas sequitur ventrem" (çocuk batna çeker) kuralı geçerli idi.
3. İslâm'ın getirdiği "câriyelerin kendi efendilerini, yani hür çocuklar, hatta sultanları, halifeleri doğurmalarını mümkün kılan" bu kural aslında Arap gururunu rencide etmişti.

Külhanî ve Külhanbeyi kime denir?

Külhanbeyiler, kötülüklerinden çekinilen, çevrelerine ürküntü vererek kişilik olmaya çalışan genellikle küçük ya da yüz kızartıcı suçlardan sabıkalı kişiler olarak bilinmektedir. Oysa külhanîliği geçmiş yüzyıllarda yatacak yeri olmayan, kimsesiz kişilerin, özellikle delikanlılık yaşına gelmiş çocukların yatıp kalktığı, barındığı, yiyecek temin ettiği bir sosyal kurum gibi de görebiliriz.

Gerçekten de külhanîliğin bir tür fütüvvet teşkilatı gibi kendine özgü kuralları vardır. Bunların "pîr"leri,1 töre ve törenleri, usul ve erkânları bulunmaktadır. Örneğin bir kimsenin külhana alınabilmesi için kimsesiz olması gerekliydi. Ancak bu yeterli değildi. Kabul edilebilmesi için bir tür yeterlilik denemesini başarması lâzımdı. Yeni gelenin üzerine yırtık ve eski elbiseler giydirilir ve oradakilerin en eskisi olan "destebaşı"nın eline verdiği bir torbayı en kısa zamanda pirinç, yağ, un ve şekerle doldurup dönmesi istenirdi.

Parası olmadığı hâlde, ısrarla dilenmek, belki de hırsızlık, kapkaç gibi her türlü yöntemle torbayı dışarda doldurmayı başarıp külhana dönen aday sınavı kazanmış sayılır, topladığı malzemelerle külhanın yemek vakti ortaya çıkarılan üç demirbaş lengerinden ikisinde pilav, üçüncüde helva pişirilir ve hep birlikte yenirdi. Yeni gelen sofraya oturmaz, ayakta bekler, yiyen eskilere hizmet ederdi. Pilav ve helva yenildikten sonra külhancı baba ve öteki külhanî ler bir lokma ekmeği tuza batırarak sağ ellerinin baş, şehadet ve orta parmağiyle tutar ve külhanın kimsesizlerin barınağı olduğuna, buradan birçok yiğit yetiştiğine hep birlikte şehadet ederlerdi. Külhancı Baba'nın okuduğu:

"Bu ocağın adı gerçek külhandır, Yersizlere, yurtsuzlara mekândır.

Nice erler yetişmiştir külhandan, Kim bilir kim bugün nerde pinhandır.

Ana-baba kucağına sığmayan yavrucaklar bu ocakta mihmandır.

Pîr'imizdir bizim koca Lay-har, Hak budur kim eşi gelmez sultandır.

Hu çekelim Lay-har'ın ruhuna, O'nun için bay ü geda yeksandır" duasından sonra baba'yla beraber herkes «Hu» çeker ve lokmayı ağızlarına atarlar. Bundan sonra kardeşlik töreni başlardı.

Kardeş olacak çocuklar sağ tarafa daima kıdemli, sola da aday olan yan-yana ortaya alınır. Anadan doğma soyularak külhancı baba'nın getirdiği «Lay-har kefeni» denilen iki yakalı büyük bir gömlek giydirilir. Sağdaki, sağ kolunu, soldaki sol kolunu gömleğin koluna geçirirdi. Serbest kalan kollar gömlek içinde kalırdı.

Külhancı, ocağın ağzına yönelmiş bir vaziyette, iki dizinin üstüne oturur ve:

"Ey Lay-har'ın evlatları burası baba yurdudur. Burada senin-benim yoktur. Burada herkes kardeştir. Bir anadan doğanlar, bir babadan olanlar, birbirlerini boğazlarlar. Lay-har'ın evlatları, birbirlerini bir vücud bilirler. Kardeşlerine birisi, bir iğne batırsa açışım kendi vücutlarında duyarlar. Bu kefene sağlığında girenler, ölünceye kadar birbirlerini ayrı görmezler. Bu, ikilikte birlikdir. Bu senin sağ elindir, sen de bunun sol elisin. Vücudunuz birdir, başlarınız iki. Biriniz sağınızı, biriniz solunuzu görürsünüz. Ömrünüzün sonuna kadar birbirinizi görür, gözetirsiniz. Her gün kazancınızı buraya getirirsiniz. Burada, bu senindir, bu benimdir yoktur. Az çoğu artırır, çok hepimizi besler, hepimizi doyurur" diyerek telkinde bulunduktan sonra Layhar'ın ruhuna bir fatiha okunur ve yeni aday külhanîlerin kardeşliğine kabul edilmiş olurdu.

Tören bittikten sonra çocuklar, tahta karavanalara ayrılmış olan pilav ve helvalarını yerler.

Külhanîler, sabahları külhandan çıkıp giderler; asılarak, aşırarak, bir iş görerek ne elde ederlerse akşamleyin külhana getirirler. En geç kalan da gelince külhanın kapısı kapanır. Külhancı, sofrayı kurar. Külhanîler, hep beraber oturup yemeklerini yerler. Ondan sonra oyun oynanır, zar atma talimleri yapılır, bağlama çalınır. Uyku vaktine dek böylece vakit geçirilir. Sonra yatılır. Külhancı, yeni biri gelip de tören yapılacağı vakit, herkesle beraber sofraya oturur. Külhanîlerin, dervişler gibi, aralarında ayrı terimleri vardır.2

Gerçi fütüvvet ehlindeki mutlaka bir sanat, bir hırfet sahibi olmak, elinin emeğiyle geçinmek, haramdan kaçınmak ilkesine pek uyulmaz gibi görülüyorsa da, külhanîler ilk zamanlarda mahallelerin çöplerini toplamak, sokakları süpürmek gibi işleri de üstlenmektedirler. Ancak zamanla bu tür zor işleri yapmayı ya da dilenmeyi bırakıp, haraç toplamaya, gece sokakta adam soymaya değin zorbalık yapmağa başladılar. Mahalle sakinlerine ürküntü vermek için özellikle geceleri sokak aralarında naralar atarak dolaşırlar ve karanlıklara karışarak kaybolurlardı.

Ne var ki gece sokakta fenersiz gezmek yasak olduğundan bunlar "kol"gezen Yeniçeri Ocağı'nın Yirmisekizinci Orta'sının efrâdını oluşturan asesler tarafından yakalanırlar, suç unsuru görülürse kadı'ya götürülürler ya da asesbaşı'na tanınmış yetkiye dayanarak örfî ceza olarak külhanlarda sabaha kadar çalıştırılmak üzere İstanbul'un hemen her mahallesinde mevcut bir hamamda hamamcılara teslim edilirlerdi. Hamamların sabah namazından bir iki saat evvel hazır ve açık bulundurulması adet olduğundan fenersiz gezen kimlikleri belirsiz kişiler hamam külhanlarında çalıştırılarak cezalandırılmış ve geceleri bir daha fenersiz gezmemeleri sağlanmış olurdu.

Sabaha kadar odun taşımak, külhan ocaklarını temizlemek gibi işlerde çalıştırılan bu kişiler sabahleyin üstleri başları kurum ve kir içinde olduğu halde salıverirlerdi. Elbiseleriyle üst ve başlarının pisliği geceleyin bir yerde yakalanmış olduklarını belli ederdi. Bunlara «Külhanbeyi» denilmesinin sebebi buydu.

Osmanlı devletinde meyhane kültürü:

Evliyâ Çelebi İstanbul'da bulanan meyhaneleri şöyle tasvir ediyor: "Dört kadılık yerde 1060 kadardır. Cümlesi kefere ve fecere olmak üzere 6000 kişidir. Şarabın katresi haramdır. Lakin devletin gelirlerinden olduğundan şarabı men etmemişlerdir. Senevî hasılat alırlar. Başkaca bir emanettir. Otuz emin'in biri de budur. Galatada Domuzkapısı'nda oturur. 300 kadar tevabii olan büyük emanettir, İstanbulun -dört çevresinde meyhane çoktur. Amma pek fazla olarak Samatya kapısında, Kumkapı'da, Yeni Balıkpazarı'nda, Unkapanında, Cibali Kapısı'nda, Ayakapısı'nda, Fenerkapısı'nda, Balatkapısı'nda, karşıda Hasköyde bulunur. Hele Galata demek meyhane demektir. Ortaköy, Kuruçeşme, Arnavudköy, Yeniköy, Tarabya, Büyükdere ve Anadolu tarafında Kuzguncuk, Çengelköy, Üsküdar, Kadıköyü nam mahallerde tabaka tabaka meyhaneler vardır. Meyhaneciler mezmum bir halk, mel'un bir kavimlerdir ki Galata meyhaneleri içre bu kadar hanende, sazende, mitrablar, kaşerlenmiş adamlar toplanıp gece gündüz sefa ile sürûr ederler."

Diğer taraftan içki üreten ve satanları da şöyle tanıtır: "Esnâf-ı hizan dilberan 500 neferdir. Bunlar bir alay hâneberduş eclâftır. Rakıcılar esnâfı 100 dükkân, 300 kişidir. Her bir nebattan gülsuyu gibi rakı çıkar. Esnâf-ı meyhaneciyan-ı piyâde dükkânları yokdur, 800 neferdir; Esnâf-ı meyhâne-i koltuk 300 dükkân, 800 neferdir."3

1. Külhanbeylerinin pîri olan Kulhânî-i Lay-har, rivayete göre meşhur Hakim Senaî'nin çağdaşı ve Gazne'nin meyhanelerini dolaşıp şarap tortusu toplıyan, yatıp kalktığı külhana getirip içen bir meczuptur.
2. Gölpınarlı, a.g.e., s. 152.
3. Koçu, Evliyâ, c.1, Esnaf Alayı.

Selamlık Alayı ve Surre Alayı nedir?

Selamlık Alayı:

Selâmlık Alayı, "Cuma Selâmlığı" olarak da bilinir. Cuma namazı, kazası mümkün olmayan farz bir ibadet olmakla beraber Memâlik-i Osmâniye'de cum'a hutbeleri Osmanlı Padişahı adına okunduğu için ve üstelik Padişahın hâlifelik sıfatı da bulunması sebebiyle Cum'a Selâmlığı Saray teşrifâtında, "Kılıç Alayı"ndan ve "Muayede Resmi" (Bayramlaşma Töreni)'nden sonra üçüncü sırada gelir.

Dolayısıyla hem terkedilemez bir ibadet olması ve hem de Allah'ın huzurunda herkesin eşit olduğunu simgeleyen bir Padişah- Halife'lik geleneği olarak her cuma günü "gösteri-tören" biçiminde Selâmlık Alayı yapılmıştır. Dolayısıyla Sadrâzam Şeyhülislâm, bütün erkân ve ricâl de Padişahla beraber "Selâmlık Alayı"na katılmak zorundaydılar. Padişahın mâiyetini oluşturan çavuşlar, peykler (önde baltacılar, sonra hademe-i hassa, hademe-i rikâb-ı hümâyun) olmak üzere Saray'da yerlerini alarak Selâmlık Alayı'nda sıraya girerler, Saray avlusunda Padişahın bindiği atın etrafını sararak yürürlerdi. Bu merasim belirli bir bir teşrifat kuralına göre düzenlendiğinden kimse bulunduğu yerden ayrılamazdı.

Saray ile selâtin camilerinden1 birine giden yolun iki tarafına yeniçeriler, sokak başlarına sipahiler dizilirdi. Halkın toplanması sağlamak için önceden bir "Sarık Alayı" yapılır ve Padişahın sarığı camiye götürülürdü. Camide buhurdanlar yakılır, hazinedar ağa Padişahın namaz kılacağı seccadeyi hûnkâr mahfeline (mahfel-i hümâyun) serer, Padişaha sunulmak üzere tepsiler içinde meyveler hazırlanırdı.

Padişah, merâsimle at biner, yanında Sadrâzam, vezirler, ulemâ, diğer erkân ve ricâl olduğu halde camiye doğru geçerken alkış ağaları kendisine çavuşlar ve hademeler, alkışa başlarlar ve camiye kadar yer yer "Uğurun hayır ola, yaşın uzun ola, yolun açık ola, saltanatına mağrur olma Padişahım, senden büyük Allah var" sözlerini yüksek seslerle yinelerler, halk da "Padişahım çok yaşa" diyerek alkış tutarlardı.

Cami'ye varıldığında da at inerken "seralkışçı" denilen alkışçıbaşının işâretiyle Saray hademeleri (hademe-i hassa) tiz sesle, "Aleyke avnullah, maşallah, uğurun hayrola, yaşın uzun ola, yolun açık ola, ikbâlin efzûn ola, saltanatına mağrur olma Padişahım senden büyük Allah var," diye Padişahı alkışlardı.

Cami girişinde Yeniçeri Ağası Padişahın çizmelerini çıkartarak terliklerini giydirirdi. Daha sonra, Sadrâzam ve Yeniçeri Ağası Padişahın koltuğuna girip onu hünkâr mahfelindeki seccadesine kadar götürürlerdi.

Padişah, Cuma namazını hünkâr mahfilinde, şehzadeleri ve güvendiği kişilerle birlikte kılar, namazdan sonra burada bazı kabullerde de bulunurdu. Çıkışında yoksullara sadaka dağıtılır, gelişteki tören yinelenerek Padişah cami dışında bekleyen atına biner ve geldiği yoldan törenle Saray'a dönerdi.

Ancak On yedinci yüzyılda, İstanbul'da çeşitli ayaklanmalar baş gösterince, Padişahların güvenliği açısından, Cuma Alayları basitce yapılır oldu. Padişahlar, yalnızca Dîvân çavuşları ve peykler ile çıktılar.

Surre Alayı:

Mekke'ye her yıl "Surre Alayı"2 gönderilmesi Yavuz Sultan Selim'in Hilâfet'i İstanbul'a getirmesinden sonra başladı. Surre-i Hümâyûn'u Surre emini olan Darüssaâde Ağası tarafından düzenlenmektedir. Belirlenen günde Surre Alayı'nı Üsküdar'a geçirecek olan çektirinin seher vakti Kireç Kapısı iskelesinde hazır bulundurulması bir Kaptan Paşaya Saray'dan bir emir yazılırdı.

Hareket günü Mekke şerifine gönderilen Nâme-i Hümâyûn ve Surre-i Hümâyûn defterleri incelenip Sadrâzam huzurunda mühürlendikten sonra, meşin keseler, Surre-i Hümâyûn defterleri ve Mekke emirine yazılan nâme-i hümâyûn Padişahın önünde kızlarağası tarafından Surre emini'ne teslim edilirdi.

Diğer taraftan Surre Alayı görevlilerine giydirilmesi âdet olan hil'atler cins ve adet olarak teşrifat defterinde belirtilmişti. Bu uğurlama töreni sırasında da Surre Emini'ne Sadrâzam önünde hil'at giydirilirdi.

Daha sonra Mahmel-i Şerif develeri sırayla Bâb-ı Hümâyûn'dan çıkar, yol boyunca toplanan halkın duaları arasında Kireç İskelesi'nde yeniden tekbîr ve dualar edilerek Üsküdar'a geçilir, oradan Selâmi Çeşme'de (Ayrılık Çeşmesi'nde) yine tekbîr ve dualarla Hicaz'a selâmetlenirdi.

1. Padişahların yaptırdığı camiler.
2. Aslında "surre", tıpkı gümüş paralar için "kese"nin birimi alınması gibi, altın paralar için kullanılan bir para ölçüsüdür.

Arpalık nedir?

Osmanlı Devleti'nde emekli olanlara ya da görevinden alınanlara için "arpalık maaşı", daha sonraları "tekaüdiye", "mazûliyet maaşı", "tarik maaşı", "rütbe maaşı" gibi adlarla emekli maaşı bağlanmaktaydı.

On altıncı yüzyılda önceleri Ordu ve Saray erkânına ve Saray kapıcıbaşlarına maaşlarına ek olarak veya mazûliyet (emekli) maaşı niteliğinde ödenek olarak veriliyordu. Ardından Şeyhülislâmlık, Kadılık, Kazaskerlik gibi İlmiye ricaline de verilmeye başlandı. Daha sonra İlmiye sınıfının tüm ileri gelenleri bundan yararlandı. On yedinci yüzyılda yararlık gösteren ya da kapı halkı olan vezirlere, ümerâya ve yöneticilere de arpalık bağlandı. Sancakbeyleri, dizdarlar, muhafızlar ve tahsisat olarak gazilere de "arpalık" dağıtılırdı.

"Arpalık" yukarıda anılan kişilere, bir kaza ya da sancağın yıllık gelirinin bir bölümünün "arpalık dirlik" olarak tahsis edilmesi, ya da Hazine'den "arpalık ulûfe" olarak belirli bir yevmiye verilmesidir. Arpalığın azami yıllık miktarı idareciler için 100 bin, ilmiye ricali için 70 bin, Yeniçeri Ağası için 58 bin, Saray mensupları için en yüksek tımar karşılığı olan 19.999 akçe olabilirdi.

On sekizinci yüzyılda ilmiye mensupları dışındaki arpalıklar kaldırıldı. On dokuzuncu yüzyılda arpalık dağıtımları Şeyhülislâm ve çok az sayıdaki ulema ile sınırlandırıldı.1

1. Tanzimat'tan sonra, ilmiye mensupları için de arpalık usulü kaldırıldı.