Yunan İşgali | Anadolu'yu sarsan 3 yıl, 3
ay, 24 gün
Yunanistan’ın haksız ve hukuk
dışı bir kararla İzmir’de başlayan harekâtı, askeri açıdan
Anadolu’daki direnişi kırmak, hatta Ankara’yı
ele geçirmek yolunda gelişirken; sosyal-siyasal açıdan da işgal
bölgesinde Rum nüfusu temel alan kalıcı bir Yunan egemenliğini
hedefliyordu. 26 Ağustos’ta başlayan Türk
taarruzu bu planı bozmakla kalmadı; denizden gelen istilacılarla
birlikte onbinlerce sivili de denizin diğer yakasına sürdü.
Geldikleri gibi gidemediler
Pers İmparatorluğu’nun Sard valisi
Keyhüsrev (Kyros), M.Ö. 4. yüzyılda Atina ve
Sparta’dan paralı askerlerle oluşturduğu orduyla
Sard şehrinden hareket etmiş; Anadolu’yu geçerek
Mezopotamya’nın güneyinde, Babil yakınındaki
Kunaksa’ya inmişti. Burada ağabeyi, Pers kralı
Keykavus’un (Artakserkses) ordusuyla savaşa tutuşan Keyhüsrev ölmüşse
de, ordusu zafer kazanmıştı. Keykavus’un Yunanlı komutanları tuzağa düşürüp
öldürmesi üzerine, Atinalı Ksenofon (Xenophon) ve dört
arkadaşı, sayısı on binden fazla olan Yunan paralı askerlerine rehberlik ederek
onları önce kuzeydoğuya götürmüş, ardından Karadeniz kıyılarını takiben
Truva’ya getirmişti. Tarihe “Onbinlerin
Dönüşü” olarak kaydolan bu yolculuğu Ksenofon
“çıkış” anlamına gelen Anabasis adlı eserinde
anlatır.
Bu olaydan 2320 yıl sonra, 1919 baharında
onbinlerin torunları ya da Yunan Albay Dimitri Ambelas’ın
deyişiyle “yeni onbinler”, bu kez Selanik’ten
hareket etmiş; 15 Mayıs sabahı İzmir’e çıkarak başlattıkları
“Anadolu seferi” yaklaşık üç buçuk yıl sürmüş, ama
dedelerininki gibi mutlu bitmemişti.
Onbinlerce insanın ölümüne,
milyonlarcasının tarifsiz acı ve sıkıntılar yaşamasına neden olan bu sefer,
Yunanistan’da “Küçük Asya Felaketi” olarak
isimlendirilir.
Neden geldiler?
Bu sorunun yanıtı, genellikle sanıldığı gibi Yunan
milliyetçiliği, başka bir deyişle “Megali İdea”
öğretisi değildir. Esasen ikisi Yunanistan’dan, diğeri Yunanistan’ın 1.
Dünya Savaşı’nda müttefiki olan İngiltere,
Fransa ve ABD’den kaynaklanan üç sebep üzerinde durmak
gerekir.
1. Egemenlerin horoz dövüşü
Egemen sınıflar arasında ve ülkeyi hem düşünsel anlamda, hem de
idari olarak ikiye bölecek olan amansız mücadele, Yunanistan’dan kaynaklanan
sebeplerin ilkidir. Bavyera ve Danimarka’dan
ithal kralların başında olduğu ve on yıllardır iktidara demir atmış
aristokratik oligarşi, 1910 Ağustos’unda
yapılan seçimlerde iktidarını Venizelos’un temsilciliğini
yaptığı burjuvaziye kaptırmıştı. 1915 Şubat’ında Kral
Konstantin, hükümeti kurma görevini Gunaris’e vererek
iktidarı aristokrasiye iade etmişse de, 12
Haziran’da yapılan seçimlerde rakiplerini silip süpüren Venizelos
yeniden başbakan, burjuvazi de iktidar
olmuştu.
Ama Konstantin ikinci hükümetini kurduktan
sadece kırk beş gün sonra, Venizelos’tan başbakanlığı
bırakmasını isteyerek, iktidarı bir kez daha aristokrasiye vermişti. Son seçimi
kaybeden ancak iktidarı kaybetmeyen aristokrasinin, kral eliyle gerçekleştirdiği
bu ikinci hükümet darbesi üzerine Venizelos Selanik’e gitmiş, Yunanistan’ın
kuzeyi ve adalara egemen olacak geçici, ama Zaimis’in başında
olduğu Atina’daki hükümete paralel yeni bir hükümet kurmuştu.
Yunanlıların “Ulusal Bölünmüşlük” (Ethnikos
Dihasmos) dediği bu süreç, İngiltere, ve Fransa’nın desteğini alan
Venizelos’un dolayısıyla Yunan burjuvazisinin bir kez daha iktidara gelmesi
(Venizelos hükümeti) kurduktan bir gün sonra, 28
Haziran 1917’de Almanya ve müttefiklerine savaş ilan
etmişti) ve Konstantin’in Yunanistan’ı terk etmesiyle tamamlanacaktı.
2. İflas etmiş devletin imparatorluk
düşü
Boğazına kadar borçlandırılarak kurulan Yunanistan,
1893 yılında iflas ettiğini açıklayınca, alacaklı devletlerin
temsilcileri Atina’da toplanmış ve Uluslararası Ekonomik Denetim
Kurumu’nu oluşturmuşlardı. Böylece Akdeniz’in diğer
geleneksel ekonomilerine; Portekiz, Mısır, Tunus ve
Osmanlı Devleti’ne yapıldığı gibi, Yunanistan’a da ekonomik
pranga vurulmuş oluyordu. Tuz, alkol, sigara kâğıdı ve petrolü tekeline alan;
tütün vergisi ile liman gelirlerini toplayan bu kurum eliyle
Avrupa, Yunan sermayesinin sanayiye yatırılmasını engellemekte
ve Yunan bankalarına ortak olmak suretiyle ülkenin ekonomik yaşamını
denetlemekteydi.
Balkanlar ve Yakındoğu’da
yükselen milliyetçilik ve ulusal ekonomi inşasına yönelik
uygulamalarının bir sonucu olarak, aynı yıllarda Yunan
diasporası da Yunanistan’a sermaye ihracına başlamıştı. Sanayiden çok
devlete borç verme, demiryolu ve kapitalist
dünya pazarının istemleri doğrultusunda tefecilikte kullanılan bu sermaye;
sahiplerinin servetlerini katlamıştı. Eleftheros Tipos
gazetesinin, 1919 yılı başında yazdıkları,
Yunanistan’ın çaresizliğini ve iktidarın seçeneksizliğini göstermektedir:
“Savaşın sırtımıza yüklediği ağır yükten sonra,
sınırlarımız tüm Yunan halkını tek bir Yunanistan içinde toplayacak bir şekilde
genişletilmezse, ekonomik bakımdan yaşamaya devam edemeyiz”.
Tercüme etmek gerekirse Yunan burjuvazisi, ülkenin ancak,
kalabalık soydaş nüfusuyla birlikte tarım, ticaret ve madenler bakımından zengin
Anadolu’nun batısı ve (Doğu) Trakya’yı almak suretiyle Avrupa sermayesinden
ekonomik, dolayısıyla siyasi bağımsızlığını kazanabileceği düşüncesindeydi.
Küçük Yunanistan, ulus devletler çağında, Venizelos’un “… dört denizle yıkanan
ve kendi penceresinden Karadeniz’i seyreden” diye tanımladığı, büyük bir
imparatorluk olmak istiyordu.
3. İtalya zor, Yunanistan kolay
lokmaydı
İtalya, İtilaf Devletleri’nden biriydi ve
1917 tarihli gizli bir anlaşma ile, müttefikleri kendisine
İzmir ve çevresini de içine alan bir pay vaat etmişlerdi. Söz konuşu anlaşmayı
sonradan, “Rusya’nın onayı ile yürürlüğe gireceğine ilişkin
hükmü” gerçekleşmediği için tanımayan müttefikler, İtalyan
fırsatçılığının sebebiyet vereceği olası kayıplardan endişe
ediyorlardı.
Akdeniz’in ikinci büyük gücü olan İtalya’ya söz dinletebilmek
kolay değilken Yunanistan, birçok bakımdan İngiltere ve Fransa’nın tercih
edebileceği bir ülkeydi. Henüz terhis etmediği ordusu, Akdeniz ve Karadeniz’deki
müttefik çıkarlarını koruyabilirdi. Bu küçük ülkenin, bağımsız politikalar
izleyemeyeceği açıktı. Müttefikler 6 Mayıs 1919’da
Yunanistan’a, Anadolu seferi için vize verirken bunları
hesaplamışlardı.
Nasıl geldiler?
Savaşın galibi büyük devletler, 1919 ve
1920 yılında, Avrupa’nın çeşitli kentlerinde topladıkları
konferanslarda, savaş değirmenine su taşıyan bir dizi karar aldılar. 18
Ocak 1919’dan beri toplantı halinde olan Paris Barış
Konferansı’nın, İtalya’nın hazır bulunmadığı 6 Mayıs
tarihli oturumunda alınan, yeni onbinlerin İzmir’e gönderilmesine ilişkin karar
da bu bağlamdadır.
Mütareke (Mondros) mukavelesinin:
“Müttefiklerin emniyetlerini tehdit edecek durum
olduğunda, herhangi bir noktayı işgal hakkı olacaktır” diyen 7.
maddesine dayandırılan bu haksız ve hukuk dışı karar, ardında onbinlerce ölü ve
yaralı; aç ve açıkta milyonlarca göçmen; zarar-ziyan ve etkileri günümüzde bile
hissedilen derin acılar bırakan bölgesel bir savaşa neden olmuştu.
Venizelos, İzmir’in işgali görevinin, Yunanistan’ın en seçkin
birliği olan 1. Piyade Tümeni’ne verilmesini istemişti.
Albay Nikolaos Zafirios’un komutasında üç piyade alayıyla iki
topçu taburundan oluşan bu tümen, 12 Mayıs’ta
Eleftheron limanında (Selanik yakınlarında) demirlemiş nakliye
gemilerine bindirilmişti. Aynı limanda, İngiliz kaptan Gover
Granvil’in komuta ettiği üç İngiliz ve dört Yunan
torpidosundan oluşan bir filotilla da bulunuyordu. Bu
filotillaya nakliye gemilerini İtalyan donanmasından ve olası tehditlerden
koruma görevi verilmişti.
13 Mayıs sabahı limandan ayrılan gemiler,
İzmir’deki İngiliz Amirali Calthorpe’dan aldığı emir gereği,
14 Mayıs öğle üzeri, Midilli Adası’nın
Yera Körfezi’ne demirledi. Leon torpidosuna
binen tümen kurmay heyeti, akşama doğru İzmir’e geldi.
Averoff ve Iron Duke zırhlısında yapılan görüşmelerde
çıkarmanın ayrıntıları belirlendi.
İşgal planı
Plan şöyleydi: Olası bir Türk direnişini kırmak için İzmir
kuşatılacak, 1/38 Evzon Alayı güneybatıdan
Karantina-Kadifekale çizgisini; Beşinci Alay Kuzeybatıdan
Punta (Alsancak)-Kadifekale çizgisini tutarken, Dördüncü Alay
Türklerin oturduğu mahalleleri denetim altına alacaktı. Padişah ve hükümetten
oluşan merkezi iktidar odağı ile bunun İzmir’deki mülki ve askeri uzantısı olan
vilayet ve 17. Kolordu’nun başında bulunanların, kayda değer bir tepki
göstermediği çıkarma işlemi; 15 Mayıs 1919 sabahı başlamış,
yerli Rumların sevinç gösterileri eşliğinde 1. Piyade Tümeni, Punta
İskelesi’ndeki Avcılar Kulübü önüne inmişti.
Beraberinde Rumlar olduğu halde, saat 11.00 sularında vilayet konağı önüne gelen
Evzon Alayı’nın öncü birliği, kim ya da kimler tarafından
sıkıldığı halen tartışma konusu olan kurşunların hedefi oldu. Anlaşılan o ki,
sayıca Rumlardan çok olduğunu göstermek için geceyi Maşatlık’ta
bir arada geçiren bazı Türkler, yeni onbinleri taşıyan gemilerin gün ışırken
körfeze girdiğini görünce, ev veya işleri yerine, vilayet konağı önüne giderek
elleri tetikte beklemeye başlamıştı.
İlk kurşun
Bu kurşunların neden olduğu kısa süreli bir paniğin ardından
yeni onbinler ve Rumlar, kolordu binası (Sarıkışla), vilayet
konağıyla Kemeraltı Caddesi’nin girişi ve civarındaki kahve ve
otellere, bir saat boyunca kurşun yağdırdılar. Zafirios,
Venizelos’a gönderdiği 25 Mayıs tarihli bir raporda,
15 Mayıs kurbanlarını şöyle tasnif etmiştir:
“Yunanlılar: asker 2 ölü, 9 yaralı; sivil 9 ölü, 34 yaralı.
Türkler: asker 5 ölü, 8 subay, 8 er ve 41 sivil yaralı ve değişik milliyetlerden
47 ölü. Toplam 163 kişi. “Fransız Başbakanı Clémenceau’ya
gönderdiği bir mektupta Venizelos, toplam sayıyı değiştirmezken, Yunan
kayıplarını şişirmiştir.
Paris Barış Konferansı’nın 15 Mayıs olaylarını araştırması için
kurduğu komisyonun raporunda ise şöyle denmektedir:
“İzmir’in işgali sırasında ölen ve yaralananların sayısı
kesin olarak bilinmemektedir. Tahminen Yunanlılardan 2 er ölü, 6 yaralı;
Türklerden ise, 300 veya 400 ölü ve yaralıdır”.
Türk belgelerine göre “işgalin ilk 48 saati içinde İzmir ve
banliyölerinde (Urla Yarımadası ve köyleri dahil) öldürülen Türklerin sayısı
2000’in çok üzerinde” idi. İşgali izleyen Yunanlı gazeteci
Mihailidis; sadece 15 Mayıs günü, 4000 Türk’ün (sivil ve asker)
tutuklandığını yazmıştı.
Yunan örgütü
Yunan Hükümeti, Mondros sonrası İstanbul ve
İzmir’e, bu kentlerde yaşayan Türkler dahil tüm halkları kazanmaları misyonu
ve “yüksek komiser” sıfatıyla memurlar göndermişti. 21
Mayıs’ta İzmir’e gelen yeni Yunan Yüksek Komiseri Aristidis
Stergiadis’e verilen görev ise, 1914 ilkbaharında doğu
Ege adalarına sevk edilmiş Osmanlı Rumlarını evlerine
yerleştirmek için gerekenleri yapması ve barış anlaşmasıyla Osmanlı Devleti’nden
devralınacak arazide kurulacak Yunan yönetiminin zeminini
hazırlamasıydı.
Menderes, Gediz ve Bakırçay’ın
yardığı vadileri izleyerek doğuya ilerleyen yeni onbinler; Anadolu’da da
İzmir’deki sivil yönetime bağlı olması dışında sürekli değişen ve büyüyen, bu
nedenle oldukça karmaşık bir örgütsel yapı kurmuştur.
Bu yapının çatısını, işgal dönemi boyunca resmi ismi ve
başkomutanı çok sık (ortalama beş ayda bir) değiştirilmiş Küçük Asya
Ordusu Komutanlığı (KAOK) oluşturmaktadır.
26 Ağustos 1922’de Büyük Taarruz başlamadan
hemen önce, Tümgeneral Hacianestis’in komutasında on dört
tümen, beş alay ve Yüksek Genel Komutanlığa (YGK) bağlı
birlikleriyle yaklaşık 200.000 kişiden oluşan bu savaş makinesinin ciddi
sorunları vardı.
Boğazına kadar siyasete batan komuta kadrosu
(Konstantinist-Venizelist kamplaşması); sürgün niteliğindeki
tayinler nedeniyle subayların birliklerini terk etmesi; komünistlerin savaş
yılgını erler arasında yürüttüğü “eve dönüş” kampanyası;
giderek kötüleşen siper koşulları ve ağır kayıplar bu sorunların başında
geliyordu.
Rumların iskânı
Osmanlı Devleti’nin savaştan önce ve savaş sırasında, yeni
onbinlerin Anadolu’da işgal ettiği bölgeden “harice sevk ettiği”
Rum-Ortodoks cemaatinden uyrukları evlerine yerleştirildi ve arazileri
kendilerine iade edildi. 31 Aralık 1920 tarihi itibariyle
Anadolu’da iskân edilen Rum göçmenlerin sayısı 126 bindir (daha fazla değil).
Hükümet son beş yılı bin bir zorlukla geçirmiş bu insanların durumlarını
iyileştirmek için, 1 Aralık 1920 tarihi itibariyle 16.136
göçmene, 17.503.765 Drahmi borç vermiş; gelecek göçmenler için
ayrılmış iki buçuk milyon Drahmi’yi yetersiz bularak, beş milyon daha göndermeyi
kararlaştırmıştı.
Ayrıca Rum göçmenlere pulluk ve kaliteli tohum dağıtılmış; tarım
kursları düzenlenmiş; ev, okul, yol ve kiliseleri onarılmış veya yapılmış; su
kuyuları ve pompaları temizlenmiştir. Kuvayı Milliye’nin
denetiminde olan bölgeden İzmir’e gelmiş Rum göçmenler, Bahri Baba
Parkı’nda kurulan bir kampta toplanmış; bunlara, ekmeğiyle birlikte
günde 2.000 kap (1000’i Türk göçmenlere veriliyordu) yemek verebilen bir aşevi
açılmıştı.
Göçe zorlama
İzmir ve art bölgesinin işgali sırasında ve sonraki günlerde,
Türklere yönelik, ve Rum milislerce de desteklenen öldürme, yaralama, ırza
geçme, işkence, dayak, sürgün, gasp, soygun, angarya ve kundaklama başlığı
altında toplanabilecek uygulamalar planlıydı ve beklendiği gibi dahile ve
beklenmeyen bir şekilde İzmir’e doğru kitlesel bir Türk göçüne neden olmuştu.
Anadolu’nun batı sahiline serpilmiş bazı kaza merkezleri
dışında, Rum nüfusun çoğunlukta olmadığını bilen Yunanistan böylece,
demografik yapısını lehine çevireceği işgal bölgesinin,
kendisine bırakılmasını garantilemek istiyordu. 15 ve 16 Mayıs
1919 günü karıştıkları olaylar bilinmesine rağmen, Rum milislerin
ısrarla askeri operasyonlara dahil edilmesi bundandır. 1919
Ekim’i itibariyle göç eden Türklerin sayısı, Venizelos’a göre 180.000,
Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti’nin bir raporuna göre ise,
300.000’di. 1920 Haziran’ı itibariyle İzmir’de değişik
milletlerden 64.500 göçmen bulunuyordu ki, Türklerin çoğu cami ve medreselerde
barınmaktaydı.
Sağlık işleri
Ahlaki ve diplomatik boyutları olan gereklilikler ve propaganda
amacıyla, özelde İzmir’deki Türk göçmenlere ve genel anlamda işgal bölgesi
içinde yaşayan herkese, sosyal yardımlarla desteklenmiş bir sağlık hizmeti
sunulmuştur. Hizmete soktuğu aşı istasyonları ve dispanserler eliyle yüz
binlerce aşılama, muayene ve tahlil yaptırıp reçete yazdırtan; ihtiyaç
sahiplerine ücretsiz ilaç, et, ekmek, süt, sıcak yemek ve yakacak maddeleri
dağıtan Yunan yönetimi; işgal bölgesinde yüksek bir halk salığı standardı
oluşturmayı başarmıştı. Yunan Kızılhaç’ına bağlı hastane ve dispanserlerle işgal
bölgesi içinde çalışmasına izin verilen Osmanlı Hilal-i Ahmer
Cemiyeti’ne ait dispanserlerin, bu sonucun alınmasında yaptığı katkı
unutulmamalıdır.
Ağır cezalar
Uluslar arası hukuka göre yeni onbinler, barış anlaşması
yapılıncaya kadar, işgal bölgesinde geçerli yasa ve yönetmeliklere uymak
zorundaydı. Ancak Yunanistan “sıkıyönetim mahkemeleri” (ektakto stratodikio)
kurmak suretiyle hukuku delme yoluna gitti. Böylece Rumlar Osmanlı
mahkemelerinden kurtarılmış, dolayısıyla Türklerin hak ve hukuk arama şansı ve
Osmanlı yargı hakkı yok edilmiş oluyordu. KAOK, 17 Mayıs 1919
günü yayımladığı bir duyuru ile halkı güya 15 Mayıs’ta 15 Mayıs’ta ilan edilmiş
sıkıyönetimin gereklerine uymaya davet ederek, sıkıyönetim mahkemelerini
meşrulaştıran son adımı da atmıştı. Özellikle Kuvayı Milliye’ye yardım ve
yataklık iddiasıyla pek çok Türk’ü 101 yıl hapis ve müebbet kürek gibi ağır
cezalara çarptırmış olan mahkemeler, suça göre değil sanığın milliyetine göre
cezalar verdi.
Kaçırılan tarih
İşgal yönetiminin Anadolu’ya ait arkeolojik eserleri
Yunanistan’a nakletmeyi amaçlayan ilk girişimi 1919 sonbaharında oldu. Sudan bir
bahane ile Bergama Müzesi’ne el koyan işgalciler, Osmanlı makamlarının
itirazlarına aldırmayarak, buradaki eserleri bir şekilde Atina’ya taşıdı. Atina
Arkeoloji Derneği’nden İkonomos ile yine Atina’daki Bizans Müzesi’nin müdürü
Sotiriu, Klozemenia (Urla), Efes ve Nisa’da (Aydın/Sultanhisar) başlatıp
yürütülen kazılara ekonomik destek vermişti. Bu kazıların amacı başlangıçta,
Yunan uygarlığının işgal bölgesine damgasını vurduğunu göstererek, “Enosis’e
zemin hazırlamak”tı. Tahrip edilen arkeolojik dokudan alınmış eserler, İzmir
üzerinden Atina’ya sevk edildi.
İzmir’de üniversite
Sevr Anlaşması’ndan sonra, bazı Türk okullarıyla medreselere
ısınma, kırtasiye, beslenme giderleri ve öğretmen maaşları için bir miktar para
aktaran Yunan yönetimi, Rumlara ait ilk ve orta dereceli okullara deyim
yerindeyse “yağdırmış” ve İzmir’de bir (Rum) Erkek Öğretmen okulu ile lise
açmıştı. Ama işgal yönetiminin eğitim alanındaki en görkemli girişimi, hiç
kuşkusuz İzmir Yunan Üniversitesi’ydi. Amaç, Anadolu’dan Yunanistan ve Avrupa’ya
yönelen beyin göçünü durdurmak ve Enosis’i geciktirebilecek eksiklikleri
(yetersiz üretim ve Yunanca bilmeme gibi) gidermekti.
Kurucu rektörlüğüne Göttingen Üniversitesi’nden matematik
profesörü Karatheodoris’in atandığı ve “Doğu’nun ışığı” olması beklenen
üniversitenin Fen Bilimleri ve Ziraat; Mühendislik Bilimleri; Doğu Dilleri ve
Kültürü; İktisat ve Kamu İdaresi fakülteleriyle Hıfzıssıhha Enstitüsünden
oluşması planlanmıştı. İki yıl içinde fiziki altyapısı (şimdi İzmir Kız
Lisesi’ne ait binalarda) ve kadroları tamamlanan İzmir Yunan Üniversitesi,
sadece kimya bölümünde öğretime başlayabildi (Cumhuriyet döneminde İzmir’de ilk
üniversite, Ege Üniversitesi 1955 yılında kurulabildi).
Özerklik girişimi
Anadolu’dan ayrılmadan kısa bir süre önce, 12 Ağustos 1922 günü
Yunanistan, kamuoyuna hitaben yayımladığı bir bildiriyle işgal ettiği bölgenin
özerkliğini ilan etmişti. İngiltere hükümetinin, Türk ordusu ile Çanakkale
Boğazı arasında tampon olacağını düşündüğü için destek verdiği bu girişimiyle
Yunanistan, artık kalamayacağını bildiği işgal bölgesini, Rum soydaşları için
güvenli kılacak bir idari yapı oluşturmayı amaçlamıştı.
Nasıl gittiler?
26 Ağustos 1922 sabahı başlayan Türk taarruzu, sansür nedeniyle
cephe gerisinde dolayısıyla İzmir’de duyulmamış/duyulamamıştı. İzleyen günlerde
trenlerin, daha önce görülmediği kadar çok ölü ve yaralı askeri İzmir’e
getirmesi Türkleri sevindirirken Rumları kaygılandırmış olmalıdır. Bu nedenle
İzmirli Rumlar, Amalthiya (İzmir) gazetesinin 30 Ağustos tarihli nüshasında,
“Düşman saldırısının şiddeti nedeniyle dün Afyonkarahisar’ın tahliyesi
emredilmiştir…” diyen 28 Ağustos tarihli askeri bülteni okuduklarında, cephenin
çöktüğünü anladılar. O sırada Türk ordusu yönünü İzmir ve Akdeniz’e çevirmişti.
Yerli Rumlar da, bulabildikleri her tür araç ve götürebildikleri her şeyle
birlikte, Türk ordusunun önünden aynı yöne kaçmaktaydılar.
Adalara geçmek
isteyen onbinlerce Rum göçmen, rıhtım ve yolcu gümrüğüne yığılmış durumdaydı.
Polis müdürlüğünden alınmış seyahat izni ve pasaport talep ederek, başlangıçta
bunların Anadolu’dan ayrılmalarını engellemeye çalışan işgal yönetimi, sonraki
günlerde bazı vapurlara el koyup Adalar’a sefer bile yaptırmıştı. Yunanistan’ın
İngiliz Hükümeti’nden ateşkes istediği 2 Eylül günü Stergiadis, kıdemli
memurlarına arşivlerini toplamaları ve harekete hazır olmaları talimatını verdi.
İzmir’de ne ekmek ne de asayiş kalmıştı. Rum milislerin, yerleşim merkezlerini
yakıp yıkacağından endişe eden birçok Türk de, İzmir’e gelerek cami, medrese ve
okullara sığınmıştı.
Ve 9 Eylül
9 Eylül sabahı Sabuncubeli’nden hareket eden ve Bornova-Mersinli
güzergâhını geçen 5. Süvari Kolordusu’nun 2. Tümeni’nden Yüzbaşı Şerafettin
Bey’in komuta ettiği öncü birlik, rıhtımdaki binlerce Rum ve yeni onbinlerin
döküntüleri arasından geçerek, saat 10.30’da vilayet konağına varmıştı. Boynu ve
kolundan yaralı olan Şerafettin Bey, burada bir Türk gencinin verdiği al sancağı
gözyaşları içinde konağın balkonundaki göndere çekmişti.
Böylece İzmir, üç yıl, üç ay, yirmi dört gün çektiği hasretin
ardından, gerçek sahibiyle kucaklaşmış, Türkiye emperyalizm illetinden
kurtulmuştu ama, işgal sürecinde ödediği bedel çok ağırdı.
* * *
Megali İdea nedir?
Yunancada “büyük fikir” demek olan bu kavramı, Başbakan Kolettis
ilk kez 14 Ocak 1844’te yaptığı bir meclis konuşmasında telaffuz etmişti.
Adriyatik Denizi-İran ekseninde, Yunan soyundan herkesi, başkenti İstanbul
olacak bir devletin sınırları içinde buluşmayı hedefleyen bu öğretinin o
dönemdeki amacı; topraksızlıktan ötürü sefalet içinde yaşayan Yunan köylüsünün,
iflas halindeki hükümeti devirmesini önlemekti. Yunan köylüsü ve emekçisinin
enerjisini dış politikaya aktaran Megali İdea: Yunanistan’da ezilen sınıfları
hak ve iktidar mücadelesi yapmaktan alıkoyduğu için, egemen sınıfların
iktidarını pekiştiren bir araçtı. Venizelos’un savaşçı ve yayılmacı Megali
İdea’sı ise, Batı uygarlığının Yunanlılığı yok etmek için aşıladığı bir
öğretiydi. Gerçekte Yunan ekonomisinin durumu, hangi sınıf iktidarda olursa
olsun Yunanistan’a, Venizelos’un savunduğu Megali İdea dışında bir tercih yapma
şansı vermiyordu.
Hasan Tahsin veya Osman Nevres
İzmir’e çıkan Yunan askerlerine ilk kurşunu atan Hasan Tahsin,
Selaniklidir ve gerçek adı (Recepoğlu) Osman Nevres’tir. Selanik Feyziye
Mektebi’ni bitiren Nevres’in hayatında, okulun o dönemdeki idarecisi, daha
sonraları İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin en etkili isimlerinden, Maliye Nazırı
Cavit Bey’in önemli bir rolü oldu. Nevres, Paris Sorbonne Üniversitesi Siyasi
İlimler Akademisi’nin ardından Teşkilat-ı Mahsusa kadrosuna katıldı.
İttihat ve Terakki tarafından 1914’ün Ekim ayında Sofya’ya
gönderilen Nevres’in görevi, Bulgaristan’ı Üçlü İtilaf tarafa çekebilmek için
orada propaganda yapmaya gelmiş İngiliz parlamenterler Noel Edward ve Charles
Roden Buxton kardeşleri öldürmektir. Osman Nevres ikisini de vurur fakat
öldüremez. Teşhis edildiği için İttihat ve Terakki yöneticileri kimliğini
değiştirerek kendisini İzmir’de saklar. Hasan Tahsin İzmir’de bir şirket kurar
ve gazete çıkarmaya başlar. Pasaportuna yazılan “Hasan Tahsin” takma adını ölene
kadar kullanır. 15 Mayıs’ta ilk kurşunu attığında, İzmir’de Hukuk-u Beşer (İnsan
Hakları) gazetesini çıkarmaktadır ve 31 yaşındadır. Hasan Tahsin’den ilk kurşun,
Konak Meydanı’nda Yunan sancağını taşıyan askere gider. Aynı yerde öldürülen
Tahsin, işgale karşı halkın simge ismi olur.
Prof. Dr. Engin Berber
Osmanlı Genel Bilgiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Osmanlı Genel Bilgiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
16 Şubat 2018 Cuma
Şeyh Sait ve Şeyh Sait İsyanı
Şeyh Sait ve Şeyh Sait İsyanı (1925 -
1936)
TBMM'nin kurulmasından sonra muhalefet Cumhuriyet'in ilânına kadar gizli ve küçük bir grubun direnmesi şeklinde çalıştı.
Cumhuriyetin ilânından sonra muhalifler 1924'de Terakkiperver Cumhuriyet Partisi'ni kurdular. Bu partinin kurucuları arasında İttihat ve Terakki Partisinin nüfuzlu adamları, Meşrutiyetçi gruplar ve Malta'da sürgün hayatından kurtulan birkaç kişi de vardı.
Parti, programında liberalizm ve demokrasi esaslarını kabul etmişti. Fakat partinin programındaki, "Parti düşünce ve dinî inançlara saygılıdır" maddesi Cumhuriyetin ilânı ve hilâfetin kaldırılmasından memnun olmayan kimselerle, mürtecilere ümit ve kuvvet vermişti.
Nihayet gerek Terakkiperver Cumhuriyet Partisinin, gerekse
yabancı devletlerin propagandaları neticesinde Doğu vilâyetlerinde ayaklanma
oldu.
Şeyh Sait adında bir şeyh, birtakım cahil kimseleri etrafına
toplayarak hükümete karşı ayaklandı (11 Şubat 1925). Ele geçen belgelerden Şeyh
Sait taraftarlarının, devletin başına Abdülhamit oğullarından birini geçirmek
istedikleri anlaşılmıştır. Muhalifler, Mecliste Şeyh Sait ayaklanmasını mevziî
bir hareket olarak göstermeğe çalışmış, olağanüstü tedbirlerin alınmasına engel
olmak istemişlerdir. Halbuki din elden gidiyor diyerek ve şehirleri yağma
vaadiyle ayaklandırılan âsiler az zamanda Elâzığ ve Diyarbakır'ı
sardılar.
Bunun üzerine Hükümet ve Meclis tedbirler almaya gerek görerek ve şu tedbirler alınmıştır.
1- Kısmî seferberlik yapıldı.
2- "Hıyaneti Vataniye Kanununa bir madde eklendi ve "Takriri Sükûn Kanunu" çıkarıldı.
Hıyaneti Vataniye Kanununa eklenen madde, dinin siyası gayelere alet edilerek cemiyetler kurulamayacağı idi. Bu cemiyetleri kuranlarla bu cemiyetlere girenler, memleket düzenini bozanlar, cumhuriyeti tehlikeye düşürenler vatan haini sayılacakları belirtiliyordu. Takriri Sükûn Kanunu, Hükümete gericilik, ayaklanma ve bozgunculuk hareketlerine karşı istediği gibi tedbir almak yetkisini veriyordu.
3- Birisi Ankara'da, diğeri Elâzığ'da olmak üzere iki İstiklâl Mahkemesi kuruldu. Büyük Millet Meclisi tarafından seçilen milletvekillerinden kurulan bu mahkemelerin verecekleri idam kararlarını Meclis onaylamadan infaz yetkisi vardı.
Asiler üzerine gönderilen askerî kuvvetler ayaklanmayı kısa zamanda bastırmayı başardılar (7 Mart 1925).
Şeyh Sait ve adamları yakalanarak idam edildiler. Bu suretle devrimi boğmak için ayaklanan gericilik hareketi bastırılmış, memleket ve devrim kurtarılmıştır.
![]()
Şeyh Sait İsyanının Kronolojisi
TBMM'nin kurulmasından sonra muhalefet Cumhuriyet'in ilânına kadar gizli ve küçük bir grubun direnmesi şeklinde çalıştı.
Cumhuriyetin ilânından sonra muhalifler 1924'de Terakkiperver Cumhuriyet Partisi'ni kurdular. Bu partinin kurucuları arasında İttihat ve Terakki Partisinin nüfuzlu adamları, Meşrutiyetçi gruplar ve Malta'da sürgün hayatından kurtulan birkaç kişi de vardı.
Parti, programında liberalizm ve demokrasi esaslarını kabul etmişti. Fakat partinin programındaki, "Parti düşünce ve dinî inançlara saygılıdır" maddesi Cumhuriyetin ilânı ve hilâfetin kaldırılmasından memnun olmayan kimselerle, mürtecilere ümit ve kuvvet vermişti.
Bunun üzerine Hükümet ve Meclis tedbirler almaya gerek görerek ve şu tedbirler alınmıştır.
1- Kısmî seferberlik yapıldı.
2- "Hıyaneti Vataniye Kanununa bir madde eklendi ve "Takriri Sükûn Kanunu" çıkarıldı.
Hıyaneti Vataniye Kanununa eklenen madde, dinin siyası gayelere alet edilerek cemiyetler kurulamayacağı idi. Bu cemiyetleri kuranlarla bu cemiyetlere girenler, memleket düzenini bozanlar, cumhuriyeti tehlikeye düşürenler vatan haini sayılacakları belirtiliyordu. Takriri Sükûn Kanunu, Hükümete gericilik, ayaklanma ve bozgunculuk hareketlerine karşı istediği gibi tedbir almak yetkisini veriyordu.
3- Birisi Ankara'da, diğeri Elâzığ'da olmak üzere iki İstiklâl Mahkemesi kuruldu. Büyük Millet Meclisi tarafından seçilen milletvekillerinden kurulan bu mahkemelerin verecekleri idam kararlarını Meclis onaylamadan infaz yetkisi vardı.
Asiler üzerine gönderilen askerî kuvvetler ayaklanmayı kısa zamanda bastırmayı başardılar (7 Mart 1925).
Şeyh Sait ve adamları yakalanarak idam edildiler. Bu suretle devrimi boğmak için ayaklanan gericilik hareketi bastırılmış, memleket ve devrim kurtarılmıştır.
İsyan Öncesi Anadolu'daki
Durum
Şeyh Sait, Elazığ'ın Palu kazasından ve Nakşibendi
tarikatının büyüklerindendi. Palu'da büyük koyun sürülerine yetecek kadar
meralar bulunamayınca Erzurum'un Hınıs kazasına yerleşti. Dini istismar ederek,
çevrede oldukça tanınmış ve sözü geçen biri oldu. Suriye ile ticaret
yaptığından, sık sık oraya giderdi. Zenginliği ve tarikat ileri geleni oluşu ve
feodal bir düzen içindeki ağalık sıfatı ile Kürtler üzerinde oldukça etkili
idi.
Cumhuriyetin ilanından bir süre önce dağılmış olan
Kürt Teali İslam Cemiyeti ileri gelenlerinden, Seyit Abdülkadir, Ceyranlı,
Hüsman, Halit, Hacı Musa ve eski Mebuslardan Yusuf Ziya ve ailelerinin katıldığı
gizli bir komite kurarak, Kürdistan bağımsızlığı için çalışmalarını sürdürdü.
Yusuf Ziya'nın aracılığı ile Hınıs'ta oturan Şeyh Sait ve ailesi de örgüte
katıldı.
Bu gelişmeleri yakından izleyen İngiltere,
elçiliğinin çeşitli kaynaklarından edindiği bilgileri, düzenli olarak elde
ediyordu. Bölgede bir ayaklanma çıkartmak ve bu yolda Musul konusundaki
isteklerini Türkiye'ye kabul ettirmek amacında olan İngilizler, Nasturi'leri
kışkırtarak bir ayaklanma çıkmasını hazırladılar .
İngilizlerin kışkırtması ve yönetiminde çıkan Nasturi
ayaklanmasına karşı, o günün çok güç şartları içinde yapılan bastırma
girişimleri kesin sonuca ulaşamadı.
Ayaklananların çoğu sınır dışına kaçtılar
İngilizlerin, Musul sorunu için açtıkları bu olay , siyasi ve askeri çok çetin
çalışmalar sonucunda taraflarca kabul edilen sınırın gerisine çekilmekle sona
ermiş kabul edildi. Bu ayaklanmada, İngilizler asileri desteklemekle kalmayıp,
uçakları ile de saldırılara katıldılar.
Kürt İstiklal Komitesi üyelerinden ve eski
Mebuslardan Yusuf Ziya, Musa ve Cibranlı Halit beyler ve bazı arkadaşları 1924
yılında çıkan Nasturi ayaklanması dolayısıyla tutuklanmış ve mahkum olmuşlardı.
Bu arada Şeyh Sait'in tanıklığına gerek duyularak Bitlis Harp Divanına
çağrılmıştı. Bu durum Şeyh Sait'i kuşkulandırdığından; yaşlı ve hasta olduğunu
ileri sürerek, ifadesini bulunduğu yerde alınmasını istedi. Harp Divanı bu
isteği kabul etti. İfadesi Hınıs'ta alındı. Kuşku içinde olan Şeyh Sait, oğlunu
İstanbul'a yolladı. Bir yandan Bitlis Harp Divanının, kendisi hakkında
görüşlerini adamları aracılığıyla araştırırken; diğer yandan Diyarbakır,
Çapakçur, Ergani ve Genç dolaylarında bir ay kadar dolaştıktan sonra, 13 Şubat
1925'te Piran köyüne gelerek kardeşinin evine yerleşti.
Bu arada İstanbul'da, örgüt mensupları kendisine
İngiliz ajanı süsü veren bir Türk polisi ile görüştüler. İngiltere'nin, çıkacak
bir ayaklanma sonunda kurulacak Kürdistan'ı maddi ve manevi yönden desteklemesi
isteklerini ve programını şöyle belirtmişlerdi :
1- İngiltere, Kürt Emirliği'nin kurulmasını
destekleyecek ve koruyacak.
2- 1926 yılında başlayacak ayaklanmanın ilk hedefi,
Diyarbakır'ı ele geçirip, Musul sınırında İngilizlerle ilişki
sağlamaktır.
3- Kurulacak Kürt Emaretine Akdeniz'e çıkış
sağlanacak.
4- Emaretin başına Seyit Abdülkadir
getirilecek.
5- Diyarbakır ele geçtikten sonra, İngiltere her
çeşit para ve silah yardımı yapacaktı.
Program bu kadar değildi. Doğuda ayaklanma çıkınca,
Batı Anadolu 'da ve İstanbul'da da Hilafetçi ayaklanmalar çıkartılacak, Ankara
iki ateş arasında kalacak ve V ahdettin İstanbul'a gelecekti.
Yapılan propagandalar '' Cumhuriyet Yasaları ile
İslamiyet'in, dinin, namaz, oruç, kuran, nikah, ırz ve namusun kalkacağı bütün
aşiret ağalarının ve hocaların Ankara ' ya sürülecekleri ve bunlardan, yasalara
uymayanların denize atılacağı'' şeklinde olup halkı devlete karşı ayaklanmaya
kışkırtıyordu. Cibranlı Halit ve adamları da Hükümete haber verilmesini
engelliyorlardı. Durumu Atatürk'e ilk kez duyuranlar Varto'da oturan Hornek
aşireti oldu.
1924'te Erzurum depremi sebebiyle Erzurum'a gelen
Atatürk'e bilgi verildi. O da Cibranlı Halit'in yakalanması için ilgilileri
uyardı. Erzurum'a gelmiş olan Yusuf Ziya tutuklandı ve Bitlis Harp Divanına
yollandı. Suçunu kabul etti ve Cibranlı Halit, Hasananlı Halit, Şeyh Sait ve
Hacı Musa'nın adını açıkladı. Hacı Musa hemen tutuklandı. Fakat aşiretlerinin
ayaklanmaması için Hacı Musa ve bazı tutuklular serbest bırakıldı.
Bu arada Şeyh' in oğlu da İstanbul ve Suriye'de
çeşitli kişilerle görüşmüştü. Eğer bir ayaklanma çıkarsa 'Cemiyet-i Akvam' a
haber vereceklerini ve asker bulunmadığı için aşiretlerin yöreyi kolayca ele
geçirebileceklerini söyledi. Bundan sonra dini bir ayaklanma fetvası hazırlandı.
Cumhuriyetin ve Mustafa Kemal'in dinsizliği, din kurallarına aykırı
davrandıkları ileri sürüldükten sonra, mal ve canlarının helal olduğu
belirtiliyordu.
Şeyh Sait İsyanı
Yörede, ayaklanma hazırlıkları ve propaganda için
dolaşarak kardeşinin Piran'daki evine yerleşmiş olan Şeyh Sait burada,
jandarmanın beş suçluyu yakalayıp götürmek istemesi yüzünden çıkan silahlı
çatışma üzerine, planlarından önce ayaklanmak zorunda kaldı.
Palu'da ayaklanmaya başlayan Şeyh Sait önce
Tunceli'nin merkezi Darahini'yi ele geçirmek istedi ve bu amaçla yolda iken
kendisine, Paro Oğlu Ömer ağa komutasında Butyanlı, Fakih Hasan Oğlu
Abdülhamit'in komutasında Mıstanlı, Ömer Oğlu Haydar komutasında Tavaslı, Molla
Ahmet komutasında Silvanlı aşiretleri katıldılar. 16 Şubat 1925'te Darahini'ye
saldırdılar.
Şehir yağmalanırken, Ziraat Bankası'na da el konuldu. Durumu
Ankara'ya bildiren öğretmen Mehmet Zeki, Şeyh Sait'le iş birliği yapan Tunceli
Valisi, Çapakçur Kaymakamı ve Hakim Bağdatlı Rıza'nın telkinleri ile önce hapis
sonrada şehit edildi. Asiler,- 1-Çapakçur, 2-Muş, 3- Diyarbakır olmak üzere üç
kola ayrıldılar.
Şeyh Sait Diyarbakır'ı alacaktı. 21 Şubat' ta ilk kez
ordu birlikleri ile karşılaşıldı ve bir alayı geri çekilmek zorunda bıraktılar
.Yarbay Cemil Bey komutasında ki bir süvari alayını ise, pusuya düşürüp esir
aldılar .Ellerinde yeşil bayrak ve kuranlarla ilerleyen asilere halk karşı
koymuyor ve çoğu kez yardım ediyordu.
Halkın ve eşrafın direnmemesi ve askerin bir kısmının
kaçması sonucu, komutan Osman Bey'in bütün çabalarına rağmen, 2 Şubat günü
Elazığ asilerin eline geçti ve yağma edildi. Halk ancak bundan sonra gerçekle
yüz yüze geldi. 5 Mayıs 1925'te Malatya Gazetesi'nin bu konudaki yayını etkili
oldu ve yer yer direnmeler başladı. Diğer yandan Şeyh Abdullah Muş cephesini
tutarak, Varto'yu aldı ve Erzurum'a doğru ilerlemeye başladı.
Ergani, Piran olayından hemen sonra asilerin eline
geçmişti. Ergani ve Eğil yörelerindeki şeyh ve ağaları da ayaklandırmayı başaran
Şeyh Sait, 7 Mart ' ta dört yönden Diyarbakır'a saldırdı. Kuzey cephesinde
surlar dışında yapılan savunmayla asiler püskürtüldü. Güney cephesinde ise
içeriden de yardım gören asiler şehre girdiler. Fakat, General Mürsel'in asiler
üzerine süvari kuvvetleri yollaması sonucu, baskına uğrayan asiler 8 Mart' ta
ilk kez yenilerek kaçtılar
Ayaklanma ile ilgili ilk bilgiler 16 Şubat 1925'te
gazetelerde yer aldı.
Ayaklanma, küçük bir eşkıya olayı olarak gösterildiğinden
ve suçluların yakında yakalanacakları ileri sürüldüğünden, kamu oyunda etkisi
olmadı. Bakanlar Kurulu Toplantısında İç İşleri Bakanı Recep Bey, Piran olayı
hakkında bilgi verdi ve bölgedeki güvenlik kuvvetleri ve uçaklarla olayın
bastırılacağını belirtti. Olayda İngiliz etkisi olduğu görüşü ileri sürüldü.
İngiliz etkisinin bulunduğu ve ayaklanmanın bastırılmasında uçaklarında
kullanılacağının açıklanması, olayın basit olmadığını gösteriyordu.
Olayın yakından izleyen Mustafa Kemal, İstanbul'da
Heybeli adada dinlenmekte olan İsmet Paşa' ya, hemen Ankara'ya gelmesini
bildirdi. İsmet Paşa 20 Şubat 1925'te Ankara'ya hareket etti.21 Şubat' ta
Ankara'ya varan İsmet Paşa, istasyonda Mustafa Kemal ve bazı bakanlarca
karşılandı ve doğru Çankaya 'ya gidildi.
Bu esnada hükümet içinde münakaşalar olmuş ve İç
İşleri Bakanı istifa etmişti. Recep Bey ayaklanmayı daha endişeli bir hava
içinde karşılayarak, baş vekilden fazla ciddiye aldığı için itilafa düşmüşlerdi
.Bu arada Başbakan Fethi Bey istifa etmişti. İsmet İnönü bu olayı kitabında
şeyle anlatıyor .'' Bu günlerde Halk Partisi meclis grubu bir toplantı yaptı.
Hükümet Başkanı ayaklanma hakkında izahat verdi. Hadise üzerine geniş görüşmeler
oldu. Ben geçen yılın 22 Kasım ' ın da başbakanlıktan ayrılmıştım. Fakat parti
genel başkan vekilliği sıfatını muhafaza ediyordu. Bu sıfatla müzakerelere bende
katıldım ve hadiseye nasıl baktığımı anlattım. Gruptaki hadiseler sertleştikçe
hükümetin durumu güçleşiyordu. Bunun üzerine Fethi Bey istifa etti. Bundan sonra
Atatürk hükümet teşkili vazifesini bana verdi. 3 Mart' ta hükümet programını
mecliste okuyarak güven oyu aldık.''
Hükümet programında iki husus göze çarpıyordu. Bunlar
seferberlik ilan etmek ve Takriri Sükun kanunu çıkarmak. Bu kanunu işletebilmek
için iki İstiklal Mahkemesi kurulacaktı. Biri şarkta çalışacak, birinin merkezi
Ankara'da olacaktı.
Takriri Sükun kanunu iki maddeden oluşuyordu
:
1 -Hükümet lüzum gördüğü taktirde suçluları İstiklal
mahkemesine verebilecek.
2-İstiklal Mahkemesi davaları kendi kanunları ile
süratle yürütecek.
İsyan Bölgesi İstiklal Mahkemesi Aşağıdaki
gibi oluşuyordu:
Reis : Mahzar Müfit
Bey
Müdde-i Umumi : Ahmet Süreyya bey
Üye : Ali Saip
Üye : Lütfi Müfit
Yedek : Avni Doğan Bey
Müdde-i Umumi : Ahmet Süreyya bey
Üye : Ali Saip
Üye : Lütfi Müfit
Yedek : Avni Doğan Bey
Ankara İstiklal Mahkemesi Aşağıdaki gibi
oluşuyordu:
Reis : Ali Bey ( Çetin Kaya
)
Müdde-i Umumi : Necip Ali Bey
Üye : Kılıç Ali
Üye : Ali Bey
Yedek : Raşit Galip Bey
Müdde-i Umumi : Necip Ali Bey
Üye : Kılıç Ali
Üye : Ali Bey
Yedek : Raşit Galip Bey
Şeyh Sait İsyanının
Bastırılması
Bir gece Mustafa Kemal Çankaya'da, İsmet Paşa, Fevzi
Çakmak ve ikinci başkan Kazım Paşalarla ayaklanmanın bastırılması için alınacak
önlemleri görüşmek üzere toplandılar . Hazırlanan plana göre ayaklanma bölgesi
büyük askeri kuvvetlerle sarılacak, harekât Erzurum, Erzincan, Sivas,
Diyarbakır, Mardin üzerinden yollanacak birliklerce ve hava kuvvetleri desteği
ile yapılacaktı.
Mardin ve Diyarbakır'a gönderilecek birlik, araç ve
malzemenin güney demir yollarından gönderilmesi gerekiyordu.
Bu demir yollarının
bir kısmının geçtiği Suriye Fransa Mandasında olup, Lozan ' da kabul edilmiş
olan Ankara Antlaşması gereğince Türkiye bu demir yollarından asker taşıma
hakkına önceden Fransa 'ya bildirmesi şartı ile sahipti. Bu sebeple Türkiye,
Paris elçiliği aracılığı ile Fransa Hükümetine bir nota vererek Şeyh Sait
ayaklanması dolayısıyla demir yolundan asker yollanacağını bildirdi. Fransa bu
isteği uygun buldu.
Fakat, İngiltere'nin Paris elçiliği durum hakkında bilgi
isteyerek, asker naklini geciktirici bir girişimde bulundu. Bu davranışı bile
İngiltere'nin bu ayaklanma arkasında olduğu görüşünü
kuvvetlendiriyordu.
Ordu birlikleri Erzurum, Mardin, Diyarbakır ve
Malatya bölgelerinde yığınağını yaparken, Şeyh Sait'te Diyarbakır üzerine
yürümüş ve 7-8 Mart 1925'te yenilgiye uğramıştı. Ayaklanmanın güneye doğru yolu
tıkanmış ve asileri çembere alma ihtimali doğmuştu. Şeyh Sait Dersim ve Muş
yöresi ağalarını da ayaklanmaya çağırdı ise de; şeriat ve hilafet adına yapılan
bu hareket, özellikle Diyarbakır yenilgisinden sonra ilgi görmedi. 9 Mart' ta
Diyarbakır'a gelen bazı İngiliz silah fabrikaları katalogları ve mektupların
üzerinde 'Kürdistan Kraliyeti Harbiye Bakanlığı ' yazısının bulunması,
Diyarbakır'ın Şeyh Sait'in eline geçmesinin en önemli adım olduğunu gösteriyor
ve İngiltere'nin olayı desteklediği kanısını kuvvetlendiriyordu.
Diyarbakır yenilgisi ayaklanmanın dönüm noktası oldu,
Seferber edilmiş kuvvetlerle 10 Mart' ta Diyarbakır çevresi asilerden
temizlendi, 14 Mart' ta Şeyh Sait'in oğullarından birinin Varto'da yapılan
çatışmada öldüğü bildirildi, 16 Mart' ta seferber edilen subaylara ve askere iki
şer maaş avans ödenmesi kanunu ve 23 Mart' ta da, sıkı yönetimin bir ay
uzatılması kabul edildi.
Yığınaklarını tamamlayan ordu birlikleri 26 Mart' tan
itibaren Varto, Elazığ ve Diyarbakır üzerinden karşı harekâta başladı. Asiler
dört yönden kuşatıldılar, Düzenli bir şekilde çembere alınarak Irak, İran ve
Suriye'ye kaçmaları önlendi. 31 Mart' ta Diyarbakır ve Elazığ'dan gelen
kuvvetler birleşerek Şeyh Sait'in karargâhının bulunduğu Hani'ye girdiler. 2
Nisan da kuşatmanın son bölümü de tamamlanınca asiler ve ana kuvvetler arasında
çatışma başladı. Nisan' da Palu, Silvan ve Piran ele geçti. Bütün asiler Tunceli
yönünde kaçmaya başladılar,
Geçtikçe artan başarılı harekât sonunda, ayaklanma
Nisan ayı ortasında tamamı ile bastırıldı ve Şeyh Sait ele geçti. Bu durum,
hükümetin 15 Nisan tarihli resmi bildirgesi ile açıklandı.
Ayaklanmanın bastırılmasından sonra ilk iş olarak
merkezi Diyarbakır'da olmak üzere bir genel müfettişlik kuruldu.
Şeyh Sait yakalandıktan sonra yandaşları ile birlikte
İsyan Bölgesi İstiklal Mahkemesi'ne verildi.
İstiklal Mahkemesi asilerin idamına karar verdi ve bu
bir gün sonra gerçekleşti.
Şeyh Sait İsyanının Kronolojisi
16 Şubat 1925 - Şeyh Sait’e bağlı isyancılar Tunceli
ilinin merkezi Darahini’yi alarak kasabayı yağmaladı.
21 Şubat 1925 - Bazı doğu illerinde sıkıyönetim ilan
edildi.
21 Şubat 1925 - Şeyh Sait’e bağlı isyancılar Kıs
ovasında hükümet kuvvetleriyle çarpıştı.
24 Şubat 1925 - Şeyh Sait’e bağlı isyancılar Elazığ’ı
ele geçirdi.
25 Şubat 1925 - Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nda “Dinin
politikaya alet edilemeyeceği ve bu suçun da vatan hıyaneti sayılacağı”na
ilişkin değişiklik yapıldı.
26 Şubat 1925 - Şeyh Sait’e bağlı isyancılar Hani’yi
işgal etti.
7 Mart 1925- Şeyh Sait’e bağlı isyancılar Diyarbakır
üzerine hücuma geçti.
8 Mart 1925 - Diyarbakır’da Mürsel Paşa komutasındaki
ordu birlikleri Şeyh Sait’e bağlı isyancıları dağıttı.
4 Mart 1925 - Hükümete geniş yetkiler veren Takrir-i
Sükûn Kanunu kabul edildi.
4 Mart 1925 - TBMM isyan bölgesinde ve Ankara’da
birer İstiklal Mahkemesi kurulmasına karar verdi.
23 Mart 1925 - Doğu illerinin bir bölümünde ilan
edilen sıkıyönetim 1 ay daha uzatıldı.
25 Mart 1925 - Şeyh Sait’e bağlı isyancılar Silvan’ı
ele geçirdi.
31 Mart 1925 - İsyan bölgesinde Divan-ı Harp’çe
verilen idam cezalarının ayrıca onay gerektirmeden yerine getirilmesi hakkındaki
kanun kabul edildi.
31 Mart 1925 - Ordu birlikleri Lice ve Silvan’ı ele
geçirdi.
12 Nisan 1925 - İsyanın başı Şeyh Sait
yakalandı.
20 Nisan 1925 - Bazı doğu illerindeki sıkıyönetim 7
ay uzatıldı.
29 Haziran 1925 - Doğu İstiklal Mahkemesi’nce ölüm
cezasına çarptırılan Şeyh Sait ve isyanı yönetenler idam edildi.
21 Temmuz 2017 Cuma
Osmanlılarda kölelik sistemi var mıdır?
Osmanlı Devleti'nde köle emeğine dayalı üretim yapılmadığından, varlıklarının sebebi ekonomik çıkar gerekçelerine dayanmaz. Dolayısıyla köleler toplum içinde kısa sürede assimile olarak belirli statüler kazanmaktaydılar. Nitekim Osmanlı toplumunda köleler, varlıklı ailelerin ev hizmeti, cariyelik, çocuk bakımı gibi işlerinde kullanılmak ya da Kur'ân'da vaad edilen sevabı kazanmak üzere "azat etmek" için satın alınırlardı. Ev işlerinde çalıştırılan köleler bir müddet sonra "bacı, dadı, lala" gibi isimlerle ev halkından sayılırlar. İslâm hukukunda belirlenen insan hakları gereği yirmi yaşları civarına geldiklerinde, cihazı ve diğer gerekleri mevlâ'sı tarafından sağlanarak evlendirilirlerdi. Bunların eski efendileriyle "akrabalık" türüne benzer toplumsal ilişkileri kesilmezdi. Nitekim yaşlandıklarında bile itibar görürlerdi. Küçük yaşlarından itibaren yeteneklerine göre yetiştirilmiş olan köleler yüksek fiyatla satılırdı. Bunlar genellikle saray ve konaklara alınırdı.1
Saray'a alınan "köle"ler arasından BÓAbüssaâde Ağası (ve bazı başka görevler) gibi Padişaha çok yakın ve çok önemli görevlere getirilirlerdi.
İslâm'ın köleliğin sosyal durumunda iyileşme ve ortadan kalkması açısından yaptığı en önemli girişim doğan çocuk için "anasının medenî durumu"2 yerine "babasının medenî durumuna uyar" kuralını getirmesidir.3 Aslında Osmanlı padişahlarının çocuklarının câriyelerden olması bazı siyasal ve sosyal sebeplerle birlikte temelde bu hükme dayanmaktadır.
1. 1847'de Sultan Abdülmecid esir ticaretini yasakladı; esir pazarları da kaldırıldı. Bununla beraber gizli olarak Osmanlı Devleti'nin sonuna kadar sürdü.
2. Roma Hukuku'na göre "partas sequitur ventrem" (çocuk batna çeker) kuralı geçerli idi.
3. İslâm'ın getirdiği "câriyelerin kendi efendilerini, yani hür çocuklar, hatta sultanları, halifeleri doğurmalarını mümkün kılan" bu kural aslında Arap gururunu rencide etmişti.
Saray'a alınan "köle"ler arasından BÓAbüssaâde Ağası (ve bazı başka görevler) gibi Padişaha çok yakın ve çok önemli görevlere getirilirlerdi.
İslâm'ın köleliğin sosyal durumunda iyileşme ve ortadan kalkması açısından yaptığı en önemli girişim doğan çocuk için "anasının medenî durumu"2 yerine "babasının medenî durumuna uyar" kuralını getirmesidir.3 Aslında Osmanlı padişahlarının çocuklarının câriyelerden olması bazı siyasal ve sosyal sebeplerle birlikte temelde bu hükme dayanmaktadır.
1. 1847'de Sultan Abdülmecid esir ticaretini yasakladı; esir pazarları da kaldırıldı. Bununla beraber gizli olarak Osmanlı Devleti'nin sonuna kadar sürdü.
2. Roma Hukuku'na göre "partas sequitur ventrem" (çocuk batna çeker) kuralı geçerli idi.
3. İslâm'ın getirdiği "câriyelerin kendi efendilerini, yani hür çocuklar, hatta sultanları, halifeleri doğurmalarını mümkün kılan" bu kural aslında Arap gururunu rencide etmişti.
Külhanî ve Külhanbeyi kime denir?
Külhanbeyiler, kötülüklerinden çekinilen, çevrelerine ürküntü vererek kişilik olmaya çalışan genellikle küçük ya da yüz kızartıcı suçlardan sabıkalı kişiler olarak bilinmektedir. Oysa külhanîliği geçmiş yüzyıllarda yatacak yeri olmayan, kimsesiz kişilerin, özellikle delikanlılık yaşına gelmiş çocukların yatıp kalktığı, barındığı, yiyecek temin ettiği bir sosyal kurum gibi de görebiliriz.
Gerçekten de külhanîliğin bir tür fütüvvet teşkilatı gibi kendine özgü kuralları vardır. Bunların "pîr"leri,1 töre ve törenleri, usul ve erkânları bulunmaktadır. Örneğin bir kimsenin külhana alınabilmesi için kimsesiz olması gerekliydi. Ancak bu yeterli değildi. Kabul edilebilmesi için bir tür yeterlilik denemesini başarması lâzımdı. Yeni gelenin üzerine yırtık ve eski elbiseler giydirilir ve oradakilerin en eskisi olan "destebaşı"nın eline verdiği bir torbayı en kısa zamanda pirinç, yağ, un ve şekerle doldurup dönmesi istenirdi.
Parası olmadığı hâlde, ısrarla dilenmek, belki de hırsızlık, kapkaç gibi her türlü yöntemle torbayı dışarda doldurmayı başarıp külhana dönen aday sınavı kazanmış sayılır, topladığı malzemelerle külhanın yemek vakti ortaya çıkarılan üç demirbaş lengerinden ikisinde pilav, üçüncüde helva pişirilir ve hep birlikte yenirdi. Yeni gelen sofraya oturmaz, ayakta bekler, yiyen eskilere hizmet ederdi. Pilav ve helva yenildikten sonra külhancı baba ve öteki külhanî ler bir lokma ekmeği tuza batırarak sağ ellerinin baş, şehadet ve orta parmağiyle tutar ve külhanın kimsesizlerin barınağı olduğuna, buradan birçok yiğit yetiştiğine hep birlikte şehadet ederlerdi. Külhancı Baba'nın okuduğu:
"Bu ocağın adı gerçek külhandır, Yersizlere, yurtsuzlara mekândır.
Nice erler yetişmiştir külhandan, Kim bilir kim bugün nerde pinhandır.
Ana-baba kucağına sığmayan yavrucaklar bu ocakta mihmandır.
Pîr'imizdir bizim koca Lay-har, Hak budur kim eşi gelmez sultandır.
Hu çekelim Lay-har'ın ruhuna, O'nun için bay ü geda yeksandır" duasından sonra baba'yla beraber herkes «Hu» çeker ve lokmayı ağızlarına atarlar. Bundan sonra kardeşlik töreni başlardı.
Kardeş olacak çocuklar sağ tarafa daima kıdemli, sola da aday olan yan-yana ortaya alınır. Anadan doğma soyularak külhancı baba'nın getirdiği «Lay-har kefeni» denilen iki yakalı büyük bir gömlek giydirilir. Sağdaki, sağ kolunu, soldaki sol kolunu gömleğin koluna geçirirdi. Serbest kalan kollar gömlek içinde kalırdı.
Külhancı, ocağın ağzına yönelmiş bir vaziyette, iki dizinin üstüne oturur ve:
"Ey Lay-har'ın evlatları burası baba yurdudur. Burada senin-benim yoktur. Burada herkes kardeştir. Bir anadan doğanlar, bir babadan olanlar, birbirlerini boğazlarlar. Lay-har'ın evlatları, birbirlerini bir vücud bilirler. Kardeşlerine birisi, bir iğne batırsa açışım kendi vücutlarında duyarlar. Bu kefene sağlığında girenler, ölünceye kadar birbirlerini ayrı görmezler. Bu, ikilikte birlikdir. Bu senin sağ elindir, sen de bunun sol elisin. Vücudunuz birdir, başlarınız iki. Biriniz sağınızı, biriniz solunuzu görürsünüz. Ömrünüzün sonuna kadar birbirinizi görür, gözetirsiniz. Her gün kazancınızı buraya getirirsiniz. Burada, bu senindir, bu benimdir yoktur. Az çoğu artırır, çok hepimizi besler, hepimizi doyurur" diyerek telkinde bulunduktan sonra Layhar'ın ruhuna bir fatiha okunur ve yeni aday külhanîlerin kardeşliğine kabul edilmiş olurdu.
Tören bittikten sonra çocuklar, tahta karavanalara ayrılmış olan pilav ve helvalarını yerler.
Külhanîler, sabahları külhandan çıkıp giderler; asılarak, aşırarak, bir iş görerek ne elde ederlerse akşamleyin külhana getirirler. En geç kalan da gelince külhanın kapısı kapanır. Külhancı, sofrayı kurar. Külhanîler, hep beraber oturup yemeklerini yerler. Ondan sonra oyun oynanır, zar atma talimleri yapılır, bağlama çalınır. Uyku vaktine dek böylece vakit geçirilir. Sonra yatılır. Külhancı, yeni biri gelip de tören yapılacağı vakit, herkesle beraber sofraya oturur. Külhanîlerin, dervişler gibi, aralarında ayrı terimleri vardır.2
Gerçi fütüvvet ehlindeki mutlaka bir sanat, bir hırfet sahibi olmak, elinin emeğiyle geçinmek, haramdan kaçınmak ilkesine pek uyulmaz gibi görülüyorsa da, külhanîler ilk zamanlarda mahallelerin çöplerini toplamak, sokakları süpürmek gibi işleri de üstlenmektedirler. Ancak zamanla bu tür zor işleri yapmayı ya da dilenmeyi bırakıp, haraç toplamaya, gece sokakta adam soymaya değin zorbalık yapmağa başladılar. Mahalle sakinlerine ürküntü vermek için özellikle geceleri sokak aralarında naralar atarak dolaşırlar ve karanlıklara karışarak kaybolurlardı.
Ne var ki gece sokakta fenersiz gezmek yasak olduğundan bunlar "kol"gezen Yeniçeri Ocağı'nın Yirmisekizinci Orta'sının efrâdını oluşturan asesler tarafından yakalanırlar, suç unsuru görülürse kadı'ya götürülürler ya da asesbaşı'na tanınmış yetkiye dayanarak örfî ceza olarak külhanlarda sabaha kadar çalıştırılmak üzere İstanbul'un hemen her mahallesinde mevcut bir hamamda hamamcılara teslim edilirlerdi. Hamamların sabah namazından bir iki saat evvel hazır ve açık bulundurulması adet olduğundan fenersiz gezen kimlikleri belirsiz kişiler hamam külhanlarında çalıştırılarak cezalandırılmış ve geceleri bir daha fenersiz gezmemeleri sağlanmış olurdu.
Sabaha kadar odun taşımak, külhan ocaklarını temizlemek gibi işlerde çalıştırılan bu kişiler sabahleyin üstleri başları kurum ve kir içinde olduğu halde salıverirlerdi. Elbiseleriyle üst ve başlarının pisliği geceleyin bir yerde yakalanmış olduklarını belli ederdi. Bunlara «Külhanbeyi» denilmesinin sebebi buydu.
Osmanlı devletinde meyhane kültürü:
Evliyâ Çelebi İstanbul'da bulanan meyhaneleri şöyle tasvir ediyor: "Dört kadılık yerde 1060 kadardır. Cümlesi kefere ve fecere olmak üzere 6000 kişidir. Şarabın katresi haramdır. Lakin devletin gelirlerinden olduğundan şarabı men etmemişlerdir. Senevî hasılat alırlar. Başkaca bir emanettir. Otuz emin'in biri de budur. Galatada Domuzkapısı'nda oturur. 300 kadar tevabii olan büyük emanettir, İstanbulun -dört çevresinde meyhane çoktur. Amma pek fazla olarak Samatya kapısında, Kumkapı'da, Yeni Balıkpazarı'nda, Unkapanında, Cibali Kapısı'nda, Ayakapısı'nda, Fenerkapısı'nda, Balatkapısı'nda, karşıda Hasköyde bulunur. Hele Galata demek meyhane demektir. Ortaköy, Kuruçeşme, Arnavudköy, Yeniköy, Tarabya, Büyükdere ve Anadolu tarafında Kuzguncuk, Çengelköy, Üsküdar, Kadıköyü nam mahallerde tabaka tabaka meyhaneler vardır. Meyhaneciler mezmum bir halk, mel'un bir kavimlerdir ki Galata meyhaneleri içre bu kadar hanende, sazende, mitrablar, kaşerlenmiş adamlar toplanıp gece gündüz sefa ile sürûr ederler."
Diğer taraftan içki üreten ve satanları da şöyle tanıtır: "Esnâf-ı hizan dilberan 500 neferdir. Bunlar bir alay hâneberduş eclâftır. Rakıcılar esnâfı 100 dükkân, 300 kişidir. Her bir nebattan gülsuyu gibi rakı çıkar. Esnâf-ı meyhaneciyan-ı piyâde dükkânları yokdur, 800 neferdir; Esnâf-ı meyhâne-i koltuk 300 dükkân, 800 neferdir."3
1. Külhanbeylerinin pîri olan Kulhânî-i Lay-har, rivayete göre meşhur Hakim Senaî'nin çağdaşı ve Gazne'nin meyhanelerini dolaşıp şarap tortusu toplıyan, yatıp kalktığı külhana getirip içen bir meczuptur.
2. Gölpınarlı, a.g.e., s. 152.
3. Koçu, Evliyâ, c.1, Esnaf Alayı.
Gerçekten de külhanîliğin bir tür fütüvvet teşkilatı gibi kendine özgü kuralları vardır. Bunların "pîr"leri,1 töre ve törenleri, usul ve erkânları bulunmaktadır. Örneğin bir kimsenin külhana alınabilmesi için kimsesiz olması gerekliydi. Ancak bu yeterli değildi. Kabul edilebilmesi için bir tür yeterlilik denemesini başarması lâzımdı. Yeni gelenin üzerine yırtık ve eski elbiseler giydirilir ve oradakilerin en eskisi olan "destebaşı"nın eline verdiği bir torbayı en kısa zamanda pirinç, yağ, un ve şekerle doldurup dönmesi istenirdi.
Parası olmadığı hâlde, ısrarla dilenmek, belki de hırsızlık, kapkaç gibi her türlü yöntemle torbayı dışarda doldurmayı başarıp külhana dönen aday sınavı kazanmış sayılır, topladığı malzemelerle külhanın yemek vakti ortaya çıkarılan üç demirbaş lengerinden ikisinde pilav, üçüncüde helva pişirilir ve hep birlikte yenirdi. Yeni gelen sofraya oturmaz, ayakta bekler, yiyen eskilere hizmet ederdi. Pilav ve helva yenildikten sonra külhancı baba ve öteki külhanî ler bir lokma ekmeği tuza batırarak sağ ellerinin baş, şehadet ve orta parmağiyle tutar ve külhanın kimsesizlerin barınağı olduğuna, buradan birçok yiğit yetiştiğine hep birlikte şehadet ederlerdi. Külhancı Baba'nın okuduğu:
"Bu ocağın adı gerçek külhandır, Yersizlere, yurtsuzlara mekândır.
Nice erler yetişmiştir külhandan, Kim bilir kim bugün nerde pinhandır.
Ana-baba kucağına sığmayan yavrucaklar bu ocakta mihmandır.
Pîr'imizdir bizim koca Lay-har, Hak budur kim eşi gelmez sultandır.
Hu çekelim Lay-har'ın ruhuna, O'nun için bay ü geda yeksandır" duasından sonra baba'yla beraber herkes «Hu» çeker ve lokmayı ağızlarına atarlar. Bundan sonra kardeşlik töreni başlardı.
Kardeş olacak çocuklar sağ tarafa daima kıdemli, sola da aday olan yan-yana ortaya alınır. Anadan doğma soyularak külhancı baba'nın getirdiği «Lay-har kefeni» denilen iki yakalı büyük bir gömlek giydirilir. Sağdaki, sağ kolunu, soldaki sol kolunu gömleğin koluna geçirirdi. Serbest kalan kollar gömlek içinde kalırdı.
Külhancı, ocağın ağzına yönelmiş bir vaziyette, iki dizinin üstüne oturur ve:
"Ey Lay-har'ın evlatları burası baba yurdudur. Burada senin-benim yoktur. Burada herkes kardeştir. Bir anadan doğanlar, bir babadan olanlar, birbirlerini boğazlarlar. Lay-har'ın evlatları, birbirlerini bir vücud bilirler. Kardeşlerine birisi, bir iğne batırsa açışım kendi vücutlarında duyarlar. Bu kefene sağlığında girenler, ölünceye kadar birbirlerini ayrı görmezler. Bu, ikilikte birlikdir. Bu senin sağ elindir, sen de bunun sol elisin. Vücudunuz birdir, başlarınız iki. Biriniz sağınızı, biriniz solunuzu görürsünüz. Ömrünüzün sonuna kadar birbirinizi görür, gözetirsiniz. Her gün kazancınızı buraya getirirsiniz. Burada, bu senindir, bu benimdir yoktur. Az çoğu artırır, çok hepimizi besler, hepimizi doyurur" diyerek telkinde bulunduktan sonra Layhar'ın ruhuna bir fatiha okunur ve yeni aday külhanîlerin kardeşliğine kabul edilmiş olurdu.
Tören bittikten sonra çocuklar, tahta karavanalara ayrılmış olan pilav ve helvalarını yerler.
Külhanîler, sabahları külhandan çıkıp giderler; asılarak, aşırarak, bir iş görerek ne elde ederlerse akşamleyin külhana getirirler. En geç kalan da gelince külhanın kapısı kapanır. Külhancı, sofrayı kurar. Külhanîler, hep beraber oturup yemeklerini yerler. Ondan sonra oyun oynanır, zar atma talimleri yapılır, bağlama çalınır. Uyku vaktine dek böylece vakit geçirilir. Sonra yatılır. Külhancı, yeni biri gelip de tören yapılacağı vakit, herkesle beraber sofraya oturur. Külhanîlerin, dervişler gibi, aralarında ayrı terimleri vardır.2
Gerçi fütüvvet ehlindeki mutlaka bir sanat, bir hırfet sahibi olmak, elinin emeğiyle geçinmek, haramdan kaçınmak ilkesine pek uyulmaz gibi görülüyorsa da, külhanîler ilk zamanlarda mahallelerin çöplerini toplamak, sokakları süpürmek gibi işleri de üstlenmektedirler. Ancak zamanla bu tür zor işleri yapmayı ya da dilenmeyi bırakıp, haraç toplamaya, gece sokakta adam soymaya değin zorbalık yapmağa başladılar. Mahalle sakinlerine ürküntü vermek için özellikle geceleri sokak aralarında naralar atarak dolaşırlar ve karanlıklara karışarak kaybolurlardı.
Ne var ki gece sokakta fenersiz gezmek yasak olduğundan bunlar "kol"gezen Yeniçeri Ocağı'nın Yirmisekizinci Orta'sının efrâdını oluşturan asesler tarafından yakalanırlar, suç unsuru görülürse kadı'ya götürülürler ya da asesbaşı'na tanınmış yetkiye dayanarak örfî ceza olarak külhanlarda sabaha kadar çalıştırılmak üzere İstanbul'un hemen her mahallesinde mevcut bir hamamda hamamcılara teslim edilirlerdi. Hamamların sabah namazından bir iki saat evvel hazır ve açık bulundurulması adet olduğundan fenersiz gezen kimlikleri belirsiz kişiler hamam külhanlarında çalıştırılarak cezalandırılmış ve geceleri bir daha fenersiz gezmemeleri sağlanmış olurdu.
Sabaha kadar odun taşımak, külhan ocaklarını temizlemek gibi işlerde çalıştırılan bu kişiler sabahleyin üstleri başları kurum ve kir içinde olduğu halde salıverirlerdi. Elbiseleriyle üst ve başlarının pisliği geceleyin bir yerde yakalanmış olduklarını belli ederdi. Bunlara «Külhanbeyi» denilmesinin sebebi buydu.
Osmanlı devletinde meyhane kültürü:
Evliyâ Çelebi İstanbul'da bulanan meyhaneleri şöyle tasvir ediyor: "Dört kadılık yerde 1060 kadardır. Cümlesi kefere ve fecere olmak üzere 6000 kişidir. Şarabın katresi haramdır. Lakin devletin gelirlerinden olduğundan şarabı men etmemişlerdir. Senevî hasılat alırlar. Başkaca bir emanettir. Otuz emin'in biri de budur. Galatada Domuzkapısı'nda oturur. 300 kadar tevabii olan büyük emanettir, İstanbulun -dört çevresinde meyhane çoktur. Amma pek fazla olarak Samatya kapısında, Kumkapı'da, Yeni Balıkpazarı'nda, Unkapanında, Cibali Kapısı'nda, Ayakapısı'nda, Fenerkapısı'nda, Balatkapısı'nda, karşıda Hasköyde bulunur. Hele Galata demek meyhane demektir. Ortaköy, Kuruçeşme, Arnavudköy, Yeniköy, Tarabya, Büyükdere ve Anadolu tarafında Kuzguncuk, Çengelköy, Üsküdar, Kadıköyü nam mahallerde tabaka tabaka meyhaneler vardır. Meyhaneciler mezmum bir halk, mel'un bir kavimlerdir ki Galata meyhaneleri içre bu kadar hanende, sazende, mitrablar, kaşerlenmiş adamlar toplanıp gece gündüz sefa ile sürûr ederler."
Diğer taraftan içki üreten ve satanları da şöyle tanıtır: "Esnâf-ı hizan dilberan 500 neferdir. Bunlar bir alay hâneberduş eclâftır. Rakıcılar esnâfı 100 dükkân, 300 kişidir. Her bir nebattan gülsuyu gibi rakı çıkar. Esnâf-ı meyhaneciyan-ı piyâde dükkânları yokdur, 800 neferdir; Esnâf-ı meyhâne-i koltuk 300 dükkân, 800 neferdir."3
1. Külhanbeylerinin pîri olan Kulhânî-i Lay-har, rivayete göre meşhur Hakim Senaî'nin çağdaşı ve Gazne'nin meyhanelerini dolaşıp şarap tortusu toplıyan, yatıp kalktığı külhana getirip içen bir meczuptur.
2. Gölpınarlı, a.g.e., s. 152.
3. Koçu, Evliyâ, c.1, Esnaf Alayı.
Selamlık Alayı ve Surre Alayı nedir?
Selamlık Alayı:
Selâmlık Alayı, "Cuma Selâmlığı" olarak da bilinir. Cuma namazı, kazası mümkün olmayan farz bir ibadet olmakla beraber Memâlik-i Osmâniye'de cum'a hutbeleri Osmanlı Padişahı adına okunduğu için ve üstelik Padişahın hâlifelik sıfatı da bulunması sebebiyle Cum'a Selâmlığı Saray teşrifâtında, "Kılıç Alayı"ndan ve "Muayede Resmi" (Bayramlaşma Töreni)'nden sonra üçüncü sırada gelir.
Dolayısıyla hem terkedilemez bir ibadet olması ve hem de Allah'ın huzurunda herkesin eşit olduğunu simgeleyen bir Padişah- Halife'lik geleneği olarak her cuma günü "gösteri-tören" biçiminde Selâmlık Alayı yapılmıştır. Dolayısıyla Sadrâzam Şeyhülislâm, bütün erkân ve ricâl de Padişahla beraber "Selâmlık Alayı"na katılmak zorundaydılar. Padişahın mâiyetini oluşturan çavuşlar, peykler (önde baltacılar, sonra hademe-i hassa, hademe-i rikâb-ı hümâyun) olmak üzere Saray'da yerlerini alarak Selâmlık Alayı'nda sıraya girerler, Saray avlusunda Padişahın bindiği atın etrafını sararak yürürlerdi. Bu merasim belirli bir bir teşrifat kuralına göre düzenlendiğinden kimse bulunduğu yerden ayrılamazdı.
Saray ile selâtin camilerinden1 birine giden yolun iki tarafına yeniçeriler, sokak başlarına sipahiler dizilirdi. Halkın toplanması sağlamak için önceden bir "Sarık Alayı" yapılır ve Padişahın sarığı camiye götürülürdü. Camide buhurdanlar yakılır, hazinedar ağa Padişahın namaz kılacağı seccadeyi hûnkâr mahfeline (mahfel-i hümâyun) serer, Padişaha sunulmak üzere tepsiler içinde meyveler hazırlanırdı.
Padişah, merâsimle at biner, yanında Sadrâzam, vezirler, ulemâ, diğer erkân ve ricâl olduğu halde camiye doğru geçerken alkış ağaları kendisine çavuşlar ve hademeler, alkışa başlarlar ve camiye kadar yer yer "Uğurun hayır ola, yaşın uzun ola, yolun açık ola, saltanatına mağrur olma Padişahım, senden büyük Allah var" sözlerini yüksek seslerle yinelerler, halk da "Padişahım çok yaşa" diyerek alkış tutarlardı.
Cami'ye varıldığında da at inerken "seralkışçı" denilen alkışçıbaşının işâretiyle Saray hademeleri (hademe-i hassa) tiz sesle, "Aleyke avnullah, maşallah, uğurun hayrola, yaşın uzun ola, yolun açık ola, ikbâlin efzûn ola, saltanatına mağrur olma Padişahım senden büyük Allah var," diye Padişahı alkışlardı.
Cami girişinde Yeniçeri Ağası Padişahın çizmelerini çıkartarak terliklerini giydirirdi. Daha sonra, Sadrâzam ve Yeniçeri Ağası Padişahın koltuğuna girip onu hünkâr mahfelindeki seccadesine kadar götürürlerdi.
Padişah, Cuma namazını hünkâr mahfilinde, şehzadeleri ve güvendiği kişilerle birlikte kılar, namazdan sonra burada bazı kabullerde de bulunurdu. Çıkışında yoksullara sadaka dağıtılır, gelişteki tören yinelenerek Padişah cami dışında bekleyen atına biner ve geldiği yoldan törenle Saray'a dönerdi.
Ancak On yedinci yüzyılda, İstanbul'da çeşitli ayaklanmalar baş gösterince, Padişahların güvenliği açısından, Cuma Alayları basitce yapılır oldu. Padişahlar, yalnızca Dîvân çavuşları ve peykler ile çıktılar.
Surre Alayı:
Mekke'ye her yıl "Surre Alayı"2 gönderilmesi Yavuz Sultan Selim'in Hilâfet'i İstanbul'a getirmesinden sonra başladı. Surre-i Hümâyûn'u Surre emini olan Darüssaâde Ağası tarafından düzenlenmektedir. Belirlenen günde Surre Alayı'nı Üsküdar'a geçirecek olan çektirinin seher vakti Kireç Kapısı iskelesinde hazır bulundurulması bir Kaptan Paşaya Saray'dan bir emir yazılırdı.
Hareket günü Mekke şerifine gönderilen Nâme-i Hümâyûn ve Surre-i Hümâyûn defterleri incelenip Sadrâzam huzurunda mühürlendikten sonra, meşin keseler, Surre-i Hümâyûn defterleri ve Mekke emirine yazılan nâme-i hümâyûn Padişahın önünde kızlarağası tarafından Surre emini'ne teslim edilirdi.
Diğer taraftan Surre Alayı görevlilerine giydirilmesi âdet olan hil'atler cins ve adet olarak teşrifat defterinde belirtilmişti. Bu uğurlama töreni sırasında da Surre Emini'ne Sadrâzam önünde hil'at giydirilirdi.
Daha sonra Mahmel-i Şerif develeri sırayla Bâb-ı Hümâyûn'dan çıkar, yol boyunca toplanan halkın duaları arasında Kireç İskelesi'nde yeniden tekbîr ve dualar edilerek Üsküdar'a geçilir, oradan Selâmi Çeşme'de (Ayrılık Çeşmesi'nde) yine tekbîr ve dualarla Hicaz'a selâmetlenirdi.
1. Padişahların yaptırdığı camiler.
2. Aslında "surre", tıpkı gümüş paralar için "kese"nin birimi alınması gibi, altın paralar için kullanılan bir para ölçüsüdür.
Selâmlık Alayı, "Cuma Selâmlığı" olarak da bilinir. Cuma namazı, kazası mümkün olmayan farz bir ibadet olmakla beraber Memâlik-i Osmâniye'de cum'a hutbeleri Osmanlı Padişahı adına okunduğu için ve üstelik Padişahın hâlifelik sıfatı da bulunması sebebiyle Cum'a Selâmlığı Saray teşrifâtında, "Kılıç Alayı"ndan ve "Muayede Resmi" (Bayramlaşma Töreni)'nden sonra üçüncü sırada gelir.
Dolayısıyla hem terkedilemez bir ibadet olması ve hem de Allah'ın huzurunda herkesin eşit olduğunu simgeleyen bir Padişah- Halife'lik geleneği olarak her cuma günü "gösteri-tören" biçiminde Selâmlık Alayı yapılmıştır. Dolayısıyla Sadrâzam Şeyhülislâm, bütün erkân ve ricâl de Padişahla beraber "Selâmlık Alayı"na katılmak zorundaydılar. Padişahın mâiyetini oluşturan çavuşlar, peykler (önde baltacılar, sonra hademe-i hassa, hademe-i rikâb-ı hümâyun) olmak üzere Saray'da yerlerini alarak Selâmlık Alayı'nda sıraya girerler, Saray avlusunda Padişahın bindiği atın etrafını sararak yürürlerdi. Bu merasim belirli bir bir teşrifat kuralına göre düzenlendiğinden kimse bulunduğu yerden ayrılamazdı.
Saray ile selâtin camilerinden1 birine giden yolun iki tarafına yeniçeriler, sokak başlarına sipahiler dizilirdi. Halkın toplanması sağlamak için önceden bir "Sarık Alayı" yapılır ve Padişahın sarığı camiye götürülürdü. Camide buhurdanlar yakılır, hazinedar ağa Padişahın namaz kılacağı seccadeyi hûnkâr mahfeline (mahfel-i hümâyun) serer, Padişaha sunulmak üzere tepsiler içinde meyveler hazırlanırdı.
Padişah, merâsimle at biner, yanında Sadrâzam, vezirler, ulemâ, diğer erkân ve ricâl olduğu halde camiye doğru geçerken alkış ağaları kendisine çavuşlar ve hademeler, alkışa başlarlar ve camiye kadar yer yer "Uğurun hayır ola, yaşın uzun ola, yolun açık ola, saltanatına mağrur olma Padişahım, senden büyük Allah var" sözlerini yüksek seslerle yinelerler, halk da "Padişahım çok yaşa" diyerek alkış tutarlardı.
Cami'ye varıldığında da at inerken "seralkışçı" denilen alkışçıbaşının işâretiyle Saray hademeleri (hademe-i hassa) tiz sesle, "Aleyke avnullah, maşallah, uğurun hayrola, yaşın uzun ola, yolun açık ola, ikbâlin efzûn ola, saltanatına mağrur olma Padişahım senden büyük Allah var," diye Padişahı alkışlardı.
Cami girişinde Yeniçeri Ağası Padişahın çizmelerini çıkartarak terliklerini giydirirdi. Daha sonra, Sadrâzam ve Yeniçeri Ağası Padişahın koltuğuna girip onu hünkâr mahfelindeki seccadesine kadar götürürlerdi.
Padişah, Cuma namazını hünkâr mahfilinde, şehzadeleri ve güvendiği kişilerle birlikte kılar, namazdan sonra burada bazı kabullerde de bulunurdu. Çıkışında yoksullara sadaka dağıtılır, gelişteki tören yinelenerek Padişah cami dışında bekleyen atına biner ve geldiği yoldan törenle Saray'a dönerdi.
Ancak On yedinci yüzyılda, İstanbul'da çeşitli ayaklanmalar baş gösterince, Padişahların güvenliği açısından, Cuma Alayları basitce yapılır oldu. Padişahlar, yalnızca Dîvân çavuşları ve peykler ile çıktılar.
Surre Alayı:
Mekke'ye her yıl "Surre Alayı"2 gönderilmesi Yavuz Sultan Selim'in Hilâfet'i İstanbul'a getirmesinden sonra başladı. Surre-i Hümâyûn'u Surre emini olan Darüssaâde Ağası tarafından düzenlenmektedir. Belirlenen günde Surre Alayı'nı Üsküdar'a geçirecek olan çektirinin seher vakti Kireç Kapısı iskelesinde hazır bulundurulması bir Kaptan Paşaya Saray'dan bir emir yazılırdı.
Hareket günü Mekke şerifine gönderilen Nâme-i Hümâyûn ve Surre-i Hümâyûn defterleri incelenip Sadrâzam huzurunda mühürlendikten sonra, meşin keseler, Surre-i Hümâyûn defterleri ve Mekke emirine yazılan nâme-i hümâyûn Padişahın önünde kızlarağası tarafından Surre emini'ne teslim edilirdi.
Diğer taraftan Surre Alayı görevlilerine giydirilmesi âdet olan hil'atler cins ve adet olarak teşrifat defterinde belirtilmişti. Bu uğurlama töreni sırasında da Surre Emini'ne Sadrâzam önünde hil'at giydirilirdi.
Daha sonra Mahmel-i Şerif develeri sırayla Bâb-ı Hümâyûn'dan çıkar, yol boyunca toplanan halkın duaları arasında Kireç İskelesi'nde yeniden tekbîr ve dualar edilerek Üsküdar'a geçilir, oradan Selâmi Çeşme'de (Ayrılık Çeşmesi'nde) yine tekbîr ve dualarla Hicaz'a selâmetlenirdi.
1. Padişahların yaptırdığı camiler.
2. Aslında "surre", tıpkı gümüş paralar için "kese"nin birimi alınması gibi, altın paralar için kullanılan bir para ölçüsüdür.
Arpalık nedir?
Osmanlı Devleti'nde emekli olanlara ya da görevinden alınanlara için "arpalık maaşı", daha sonraları "tekaüdiye", "mazûliyet maaşı", "tarik maaşı", "rütbe maaşı" gibi adlarla emekli maaşı bağlanmaktaydı.
On altıncı yüzyılda önceleri Ordu ve Saray erkânına ve Saray kapıcıbaşlarına maaşlarına ek olarak veya mazûliyet (emekli) maaşı niteliğinde ödenek olarak veriliyordu. Ardından Şeyhülislâmlık, Kadılık, Kazaskerlik gibi İlmiye ricaline de verilmeye başlandı. Daha sonra İlmiye sınıfının tüm ileri gelenleri bundan yararlandı. On yedinci yüzyılda yararlık gösteren ya da kapı halkı olan vezirlere, ümerâya ve yöneticilere de arpalık bağlandı. Sancakbeyleri, dizdarlar, muhafızlar ve tahsisat olarak gazilere de "arpalık" dağıtılırdı.
"Arpalık" yukarıda anılan kişilere, bir kaza ya da sancağın yıllık gelirinin bir bölümünün "arpalık dirlik" olarak tahsis edilmesi, ya da Hazine'den "arpalık ulûfe" olarak belirli bir yevmiye verilmesidir. Arpalığın azami yıllık miktarı idareciler için 100 bin, ilmiye ricali için 70 bin, Yeniçeri Ağası için 58 bin, Saray mensupları için en yüksek tımar karşılığı olan 19.999 akçe olabilirdi.
On sekizinci yüzyılda ilmiye mensupları dışındaki arpalıklar kaldırıldı. On dokuzuncu yüzyılda arpalık dağıtımları Şeyhülislâm ve çok az sayıdaki ulema ile sınırlandırıldı.1
1. Tanzimat'tan sonra, ilmiye mensupları için de arpalık usulü kaldırıldı.
On altıncı yüzyılda önceleri Ordu ve Saray erkânına ve Saray kapıcıbaşlarına maaşlarına ek olarak veya mazûliyet (emekli) maaşı niteliğinde ödenek olarak veriliyordu. Ardından Şeyhülislâmlık, Kadılık, Kazaskerlik gibi İlmiye ricaline de verilmeye başlandı. Daha sonra İlmiye sınıfının tüm ileri gelenleri bundan yararlandı. On yedinci yüzyılda yararlık gösteren ya da kapı halkı olan vezirlere, ümerâya ve yöneticilere de arpalık bağlandı. Sancakbeyleri, dizdarlar, muhafızlar ve tahsisat olarak gazilere de "arpalık" dağıtılırdı.
"Arpalık" yukarıda anılan kişilere, bir kaza ya da sancağın yıllık gelirinin bir bölümünün "arpalık dirlik" olarak tahsis edilmesi, ya da Hazine'den "arpalık ulûfe" olarak belirli bir yevmiye verilmesidir. Arpalığın azami yıllık miktarı idareciler için 100 bin, ilmiye ricali için 70 bin, Yeniçeri Ağası için 58 bin, Saray mensupları için en yüksek tımar karşılığı olan 19.999 akçe olabilirdi.
On sekizinci yüzyılda ilmiye mensupları dışındaki arpalıklar kaldırıldı. On dokuzuncu yüzyılda arpalık dağıtımları Şeyhülislâm ve çok az sayıdaki ulema ile sınırlandırıldı.1
1. Tanzimat'tan sonra, ilmiye mensupları için de arpalık usulü kaldırıldı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)