Osmanlı Genel Bilgiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Osmanlı Genel Bilgiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Şubat 2018 Cuma

Yunan İşgali

Yunan İşgali | Anadolu'yu sarsan 3 yıl, 3 ay, 24 gün
Yunanistan’ın haksız ve hukuk dışı bir kararla İzmir’de başlayan harekâtı, askeri açıdan Anadolu’daki direnişi kırmak, hatta Ankara’yı ele geçirmek yolunda gelişirken; sosyal-siyasal açıdan da işgal bölgesinde Rum nüfusu temel alan kalıcı bir Yunan egemenliğini hedefliyordu. 26 Ağustos’ta başlayan Türk taarruzu bu planı bozmakla kalmadı; denizden gelen istilacılarla birlikte onbinlerce sivili de denizin diğer yakasına sürdü.

Geldikleri gibi gidemediler

Pers İmparatorluğu’nun Sard valisi Keyhüsrev (Kyros), M.Ö. 4. yüzyılda Atina ve Sparta’dan paralı askerlerle oluşturduğu orduyla Sard şehrinden hareket etmiş; Anadolu’yu geçerek Mezopotamya’nın güneyinde, Babil yakınındaki Kunaksa’ya inmişti. Burada ağabeyi, Pers kralı Keykavus’un (Artakserkses) ordusuyla savaşa tutuşan Keyhüsrev ölmüşse de, ordusu zafer kazanmıştı. Keykavus’un Yunanlı komutanları tuzağa düşürüp öldürmesi üzerine, Atinalı Ksenofon (Xenophon) ve dört arkadaşı, sayısı on binden fazla olan Yunan paralı askerlerine rehberlik ederek onları önce kuzeydoğuya götürmüş, ardından Karadeniz kıyılarını takiben Truva’ya getirmişti. Tarihe “Onbinlerin Dönüşü” olarak kaydolan bu yolculuğu Ksenofon “çıkış” anlamına gelen Anabasis adlı eserinde anlatır.

Bu olaydan 2320 yıl sonra, 1919 baharında onbinlerin torunları ya da Yunan Albay Dimitri Ambelas’ın deyişiyle “yeni onbinler”, bu kez Selanik’ten hareket etmiş; 15 Mayıs sabahı İzmir’e çıkarak başlattıkları “Anadolu seferi” yaklaşık üç buçuk yıl sürmüş, ama dedelerininki gibi mutlu bitmemişti. 

Onbinlerce insanın ölümüne, milyonlarcasının tarifsiz acı ve sıkıntılar yaşamasına neden olan bu sefer, Yunanistan’da “Küçük Asya Felaketi” olarak isimlendirilir.

Neden geldiler?
Bu sorunun yanıtı, genellikle sanıldığı gibi Yunan milliyetçiliği, başka bir deyişle “Megali İdea” öğretisi değildir. Esasen ikisi Yunanistan’dan, diğeri Yunanistan’ın 1. Dünya Savaşı’nda müttefiki olan İngiltere, Fransa ve ABD’den kaynaklanan üç sebep üzerinde durmak gerekir.

1. Egemenlerin horoz dövüşü
Egemen sınıflar arasında ve ülkeyi hem düşünsel anlamda, hem de idari olarak ikiye bölecek olan amansız mücadele, Yunanistan’dan kaynaklanan sebeplerin ilkidir. Bavyera ve Danimarka’dan ithal kralların başında olduğu ve on yıllardır iktidara demir atmış aristokratik oligarşi, 1910 Ağustos’unda yapılan seçimlerde iktidarını Venizelos’un temsilciliğini yaptığı burjuvaziye kaptırmıştı. 1915 Şubat’ında Kral Konstantin, hükümeti kurma görevini Gunaris’e vererek iktidarı aristokrasiye iade etmişse de, 12 Haziran’da yapılan seçimlerde rakiplerini silip süpüren Venizelos yeniden başbakan, burjuvazi de iktidar olmuştu.

Ama Konstantin ikinci hükümetini kurduktan sadece kırk beş gün sonra, Venizelos’tan başbakanlığı bırakmasını isteyerek, iktidarı bir kez daha aristokrasiye vermişti. Son seçimi kaybeden ancak iktidarı kaybetmeyen aristokrasinin, kral eliyle gerçekleştirdiği bu ikinci hükümet darbesi üzerine Venizelos Selanik’e gitmiş, Yunanistan’ın kuzeyi ve adalara egemen olacak geçici, ama Zaimis’in başında olduğu Atina’daki hükümete paralel yeni bir hükümet kurmuştu.

Yunanlıların “Ulusal Bölünmüşlük” (Ethnikos Dihasmos) dediği bu süreç, İngiltere, ve Fransa’nın desteğini alan Venizelos’un dolayısıyla Yunan burjuvazisinin bir kez daha iktidara gelmesi (Venizelos hükümeti) kurduktan bir gün sonra, 28 Haziran 1917’de Almanya ve müttefiklerine savaş ilan etmişti) ve Konstantin’in Yunanistan’ı terk etmesiyle tamamlanacaktı.

2. İflas etmiş devletin imparatorluk düşü
Boğazına kadar borçlandırılarak kurulan Yunanistan, 1893 yılında iflas ettiğini açıklayınca, alacaklı devletlerin temsilcileri Atina’da toplanmış ve Uluslararası Ekonomik Denetim Kurumu’nu oluşturmuşlardı. Böylece Akdeniz’in diğer geleneksel ekonomilerine; Portekiz, Mısır, Tunus ve Osmanlı Devleti’ne yapıldığı gibi, Yunanistan’a da ekonomik pranga vurulmuş oluyordu. Tuz, alkol, sigara kâğıdı ve petrolü tekeline alan; tütün vergisi ile liman gelirlerini toplayan bu kurum eliyle Avrupa, Yunan sermayesinin sanayiye yatırılmasını engellemekte ve Yunan bankalarına ortak olmak suretiyle ülkenin ekonomik yaşamını denetlemekteydi.

Balkanlar ve Yakındoğu’da yükselen milliyetçilik ve ulusal ekonomi inşasına yönelik uygulamalarının bir sonucu olarak, aynı yıllarda Yunan diasporası da Yunanistan’a sermaye ihracına başlamıştı. Sanayiden çok devlete borç verme, demiryolu ve kapitalist dünya pazarının istemleri doğrultusunda tefecilikte kullanılan bu sermaye; sahiplerinin servetlerini katlamıştı. Eleftheros Tipos gazetesinin, 1919 yılı başında yazdıkları, Yunanistan’ın çaresizliğini ve iktidarın seçeneksizliğini göstermektedir:
“Savaşın sırtımıza yüklediği ağır yükten sonra, sınırlarımız tüm Yunan halkını tek bir Yunanistan içinde toplayacak bir şekilde genişletilmezse, ekonomik bakımdan yaşamaya devam edemeyiz”.

Tercüme etmek gerekirse Yunan burjuvazisi, ülkenin ancak, kalabalık soydaş nüfusuyla birlikte tarım, ticaret ve madenler bakımından zengin Anadolu’nun batısı ve (Doğu) Trakya’yı almak suretiyle Avrupa sermayesinden ekonomik, dolayısıyla siyasi bağımsızlığını kazanabileceği düşüncesindeydi. Küçük Yunanistan, ulus devletler çağında, Venizelos’un “… dört denizle yıkanan ve kendi penceresinden Karadeniz’i seyreden” diye tanımladığı, büyük bir imparatorluk olmak istiyordu.

3. İtalya zor, Yunanistan kolay lokmaydı
İtalya, İtilaf Devletleri’nden biriydi ve 1917 tarihli gizli bir anlaşma ile, müttefikleri kendisine İzmir ve çevresini de içine alan bir pay vaat etmişlerdi. Söz konuşu anlaşmayı sonradan, “Rusya’nın onayı ile yürürlüğe gireceğine ilişkin hükmü” gerçekleşmediği için tanımayan müttefikler, İtalyan fırsatçılığının sebebiyet vereceği olası kayıplardan endişe ediyorlardı.
Akdeniz’in ikinci büyük gücü olan İtalya’ya söz dinletebilmek kolay değilken Yunanistan, birçok bakımdan İngiltere ve Fransa’nın tercih edebileceği bir ülkeydi. Henüz terhis etmediği ordusu, Akdeniz ve Karadeniz’deki müttefik çıkarlarını koruyabilirdi. Bu küçük ülkenin, bağımsız politikalar izleyemeyeceği açıktı. Müttefikler 6 Mayıs 1919’da Yunanistan’a, Anadolu seferi için vize verirken bunları hesaplamışlardı.

Nasıl geldiler?
Savaşın galibi büyük devletler, 1919 ve 1920 yılında, Avrupa’nın çeşitli kentlerinde topladıkları konferanslarda, savaş değirmenine su taşıyan bir dizi karar aldılar. 18 Ocak 1919’dan beri toplantı halinde olan Paris Barış Konferansı’nın, İtalya’nın hazır bulunmadığı 6 Mayıs tarihli oturumunda alınan, yeni onbinlerin İzmir’e gönderilmesine ilişkin karar da bu bağlamdadır.
Mütareke (Mondros) mukavelesinin:
“Müttefiklerin emniyetlerini tehdit edecek durum olduğunda, herhangi bir noktayı işgal hakkı olacaktır” diyen 7. maddesine dayandırılan bu haksız ve hukuk dışı karar, ardında onbinlerce ölü ve yaralı; aç ve açıkta milyonlarca göçmen; zarar-ziyan ve etkileri günümüzde bile hissedilen derin acılar bırakan bölgesel bir savaşa neden olmuştu.

Venizelos, İzmir’in işgali görevinin, Yunanistan’ın en seçkin birliği olan 1. Piyade Tümeni’ne verilmesini istemişti. Albay Nikolaos Zafirios’un komutasında üç piyade alayıyla iki topçu taburundan oluşan bu tümen, 12 Mayıs’ta Eleftheron limanında (Selanik yakınlarında) demirlemiş nakliye gemilerine bindirilmişti. Aynı limanda, İngiliz kaptan Gover Granvil’in komuta ettiği üç İngiliz ve dört Yunan torpidosundan oluşan bir filotilla da bulunuyordu. Bu filotillaya nakliye gemilerini İtalyan donanmasından ve olası tehditlerden koruma görevi verilmişti.
13 Mayıs sabahı limandan ayrılan gemiler, İzmir’deki İngiliz Amirali Calthorpe’dan aldığı emir gereği, 14 Mayıs öğle üzeri, Midilli Adası’nın Yera Körfezi’ne demirledi. Leon torpidosuna binen tümen kurmay heyeti, akşama doğru İzmir’e geldi. Averoff ve Iron Duke zırhlısında yapılan görüşmelerde çıkarmanın ayrıntıları belirlendi.

İşgal planı
Plan şöyleydi: Olası bir Türk direnişini kırmak için İzmir kuşatılacak, 1/38 Evzon Alayı güneybatıdan Karantina-Kadifekale çizgisini; Beşinci Alay Kuzeybatıdan Punta (Alsancak)-Kadifekale çizgisini tutarken, Dördüncü Alay Türklerin oturduğu mahalleleri denetim altına alacaktı. Padişah ve hükümetten oluşan merkezi iktidar odağı ile bunun İzmir’deki mülki ve askeri uzantısı olan vilayet ve 17. Kolordu’nun başında bulunanların, kayda değer bir tepki göstermediği çıkarma işlemi; 15 Mayıs 1919 sabahı başlamış, yerli Rumların sevinç gösterileri eşliğinde 1. Piyade Tümeni, Punta İskelesi’ndeki Avcılar Kulübü önüne inmişti. Beraberinde Rumlar olduğu halde, saat 11.00 sularında vilayet konağı önüne gelen Evzon Alayı’nın öncü birliği, kim ya da kimler tarafından sıkıldığı halen tartışma konusu olan kurşunların hedefi oldu. Anlaşılan o ki, sayıca Rumlardan çok olduğunu göstermek için geceyi Maşatlık’ta bir arada geçiren bazı Türkler, yeni onbinleri taşıyan gemilerin gün ışırken körfeze girdiğini görünce, ev veya işleri yerine, vilayet konağı önüne giderek elleri tetikte beklemeye başlamıştı.

İlk kurşun
Bu kurşunların neden olduğu kısa süreli bir paniğin ardından yeni onbinler ve Rumlar, kolordu binası (Sarıkışla), vilayet konağıyla Kemeraltı Caddesi’nin girişi ve civarındaki kahve ve otellere, bir saat boyunca kurşun yağdırdılar. Zafirios, Venizelos’a gönderdiği 25 Mayıs tarihli bir raporda, 15 Mayıs kurbanlarını şöyle tasnif etmiştir:
“Yunanlılar: asker 2 ölü, 9 yaralı; sivil 9 ölü, 34 yaralı. Türkler: asker 5 ölü, 8 subay, 8 er ve 41 sivil yaralı ve değişik milliyetlerden 47 ölü. Toplam 163 kişi. “Fransız Başbakanı Clémenceau’ya gönderdiği bir mektupta Venizelos, toplam sayıyı değiştirmezken, Yunan kayıplarını şişirmiştir.
Paris Barış Konferansı’nın 15 Mayıs olaylarını araştırması için kurduğu komisyonun raporunda ise şöyle denmektedir:
“İzmir’in işgali sırasında ölen ve yaralananların sayısı kesin olarak bilinmemektedir. Tahminen Yunanlılardan 2 er ölü, 6 yaralı; Türklerden ise, 300 veya 400 ölü ve yaralıdır”.
Türk belgelerine göre “işgalin ilk 48 saati içinde İzmir ve banliyölerinde (Urla Yarımadası ve köyleri dahil) öldürülen Türklerin sayısı 2000’in çok üzerinde” idi. İşgali izleyen Yunanlı gazeteci Mihailidis; sadece 15 Mayıs günü, 4000 Türk’ün (sivil ve asker) tutuklandığını yazmıştı.

Yunan örgütü
Yunan Hükümeti, Mondros sonrası İstanbul ve İzmir’e, bu kentlerde yaşayan Türkler dahil tüm halkları kazanmaları misyonu ve “yüksek komiser” sıfatıyla memurlar göndermişti. 21 Mayıs’ta İzmir’e gelen yeni Yunan Yüksek Komiseri Aristidis Stergiadis’e verilen görev ise, 1914 ilkbaharında doğu Ege adalarına sevk edilmiş Osmanlı Rumlarını evlerine yerleştirmek için gerekenleri yapması ve barış anlaşmasıyla Osmanlı Devleti’nden devralınacak arazide kurulacak Yunan yönetiminin zeminini hazırlamasıydı.

Menderes, Gediz ve Bakırçay’ın yardığı vadileri izleyerek doğuya ilerleyen yeni onbinler; Anadolu’da da İzmir’deki sivil yönetime bağlı olması dışında sürekli değişen ve büyüyen, bu nedenle oldukça karmaşık bir örgütsel yapı kurmuştur.

Bu yapının çatısını, işgal dönemi boyunca resmi ismi ve başkomutanı çok sık (ortalama beş ayda bir) değiştirilmiş Küçük Asya Ordusu Komutanlığı (KAOK) oluşturmaktadır.

26 Ağustos 1922’de Büyük Taarruz başlamadan hemen önce, Tümgeneral Hacianestis’in komutasında on dört tümen, beş alay ve Yüksek Genel Komutanlığa (YGK) bağlı birlikleriyle yaklaşık 200.000 kişiden oluşan bu savaş makinesinin ciddi sorunları vardı.

Boğazına kadar siyasete batan komuta kadrosu (Konstantinist-Venizelist kamplaşması); sürgün niteliğindeki tayinler nedeniyle subayların birliklerini terk etmesi; komünistlerin savaş yılgını erler arasında yürüttüğü “eve dönüş” kampanyası; giderek kötüleşen siper koşulları ve ağır kayıplar bu sorunların başında geliyordu.

Rumların iskânı
Osmanlı Devleti’nin savaştan önce ve savaş sırasında, yeni onbinlerin Anadolu’da işgal ettiği bölgeden “harice sevk ettiği” Rum-Ortodoks cemaatinden uyrukları evlerine yerleştirildi ve arazileri kendilerine iade edildi. 31 Aralık 1920 tarihi itibariyle Anadolu’da iskân edilen Rum göçmenlerin sayısı 126 bindir (daha fazla değil). Hükümet son beş yılı bin bir zorlukla geçirmiş bu insanların durumlarını iyileştirmek için, 1 Aralık 1920 tarihi itibariyle 16.136 göçmene, 17.503.765 Drahmi borç vermiş; gelecek göçmenler için ayrılmış iki buçuk milyon Drahmi’yi yetersiz bularak, beş milyon daha göndermeyi kararlaştırmıştı.

Ayrıca Rum göçmenlere pulluk ve kaliteli tohum dağıtılmış; tarım kursları düzenlenmiş; ev, okul, yol ve kiliseleri onarılmış veya yapılmış; su kuyuları ve pompaları temizlenmiştir. Kuvayı Milliye’nin denetiminde olan bölgeden İzmir’e gelmiş Rum göçmenler, Bahri Baba Parkı’nda kurulan bir kampta toplanmış; bunlara, ekmeğiyle birlikte günde 2.000 kap (1000’i Türk göçmenlere veriliyordu) yemek verebilen bir aşevi açılmıştı.

Göçe zorlama
İzmir ve art bölgesinin işgali sırasında ve sonraki günlerde, Türklere yönelik, ve Rum milislerce de desteklenen öldürme, yaralama, ırza geçme, işkence, dayak, sürgün, gasp, soygun, angarya ve kundaklama başlığı altında toplanabilecek uygulamalar planlıydı ve beklendiği gibi dahile ve beklenmeyen bir şekilde İzmir’e doğru kitlesel bir Türk göçüne neden olmuştu.

Anadolu’nun batı sahiline serpilmiş bazı kaza merkezleri dışında, Rum nüfusun çoğunlukta olmadığını bilen Yunanistan böylece, demografik yapısını lehine çevireceği işgal bölgesinin, kendisine bırakılmasını garantilemek istiyordu. 15 ve 16 Mayıs 1919 günü karıştıkları olaylar bilinmesine rağmen, Rum milislerin ısrarla askeri operasyonlara dahil edilmesi bundandır. 1919 Ekim’i itibariyle göç eden Türklerin sayısı, Venizelos’a göre 180.000, Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti’nin bir raporuna göre ise, 300.000’di. 1920 Haziran’ı itibariyle İzmir’de değişik milletlerden 64.500 göçmen bulunuyordu ki, Türklerin çoğu cami ve medreselerde barınmaktaydı.

Sağlık işleri
Ahlaki ve diplomatik boyutları olan gereklilikler ve propaganda amacıyla, özelde İzmir’deki Türk göçmenlere ve genel anlamda işgal bölgesi içinde yaşayan herkese, sosyal yardımlarla desteklenmiş bir sağlık hizmeti sunulmuştur. Hizmete soktuğu aşı istasyonları ve dispanserler eliyle yüz binlerce aşılama, muayene ve tahlil yaptırıp reçete yazdırtan; ihtiyaç sahiplerine ücretsiz ilaç, et, ekmek, süt, sıcak yemek ve yakacak maddeleri dağıtan Yunan yönetimi; işgal bölgesinde yüksek bir halk salığı standardı oluşturmayı başarmıştı. Yunan Kızılhaç’ına bağlı hastane ve dispanserlerle işgal bölgesi içinde çalışmasına izin verilen Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyeti’ne ait dispanserlerin, bu sonucun alınmasında yaptığı katkı unutulmamalıdır.

Ağır cezalar
Uluslar arası hukuka göre yeni onbinler, barış anlaşması yapılıncaya kadar, işgal bölgesinde geçerli yasa ve yönetmeliklere uymak zorundaydı. Ancak Yunanistan “sıkıyönetim mahkemeleri” (ektakto stratodikio) kurmak suretiyle hukuku delme yoluna gitti. Böylece Rumlar Osmanlı mahkemelerinden kurtarılmış, dolayısıyla Türklerin hak ve hukuk arama şansı ve Osmanlı yargı hakkı yok edilmiş oluyordu. KAOK, 17 Mayıs 1919 günü yayımladığı bir duyuru ile halkı güya 15 Mayıs’ta 15 Mayıs’ta ilan edilmiş sıkıyönetimin gereklerine uymaya davet ederek, sıkıyönetim mahkemelerini meşrulaştıran son adımı da atmıştı. Özellikle Kuvayı Milliye’ye yardım ve yataklık iddiasıyla pek çok Türk’ü 101 yıl hapis ve müebbet kürek gibi ağır cezalara çarptırmış olan mahkemeler, suça göre değil sanığın milliyetine göre cezalar verdi.

Kaçırılan tarih
İşgal yönetiminin Anadolu’ya ait arkeolojik eserleri Yunanistan’a nakletmeyi amaçlayan ilk girişimi 1919 sonbaharında oldu. Sudan bir bahane ile Bergama Müzesi’ne el koyan işgalciler, Osmanlı makamlarının itirazlarına aldırmayarak, buradaki eserleri bir şekilde Atina’ya taşıdı. Atina Arkeoloji Derneği’nden İkonomos ile yine Atina’daki Bizans Müzesi’nin müdürü Sotiriu, Klozemenia (Urla), Efes ve Nisa’da (Aydın/Sultanhisar) başlatıp yürütülen kazılara ekonomik destek vermişti. Bu kazıların amacı başlangıçta, Yunan uygarlığının işgal bölgesine damgasını vurduğunu göstererek, “Enosis’e zemin hazırlamak”tı. Tahrip edilen arkeolojik dokudan alınmış eserler, İzmir üzerinden Atina’ya sevk edildi.

İzmir’de üniversite
Sevr Anlaşması’ndan sonra, bazı Türk okullarıyla medreselere ısınma, kırtasiye, beslenme giderleri ve öğretmen maaşları için bir miktar para aktaran Yunan yönetimi, Rumlara ait ilk ve orta dereceli okullara deyim yerindeyse “yağdırmış” ve İzmir’de bir (Rum) Erkek Öğretmen okulu ile lise açmıştı. Ama işgal yönetiminin eğitim alanındaki en görkemli girişimi, hiç kuşkusuz İzmir Yunan Üniversitesi’ydi. Amaç, Anadolu’dan Yunanistan ve Avrupa’ya yönelen beyin göçünü durdurmak ve Enosis’i geciktirebilecek eksiklikleri (yetersiz üretim ve Yunanca bilmeme gibi) gidermekti.

Kurucu rektörlüğüne Göttingen Üniversitesi’nden matematik profesörü Karatheodoris’in atandığı ve “Doğu’nun ışığı” olması beklenen üniversitenin Fen Bilimleri ve Ziraat; Mühendislik Bilimleri; Doğu Dilleri ve Kültürü; İktisat ve Kamu İdaresi fakülteleriyle Hıfzıssıhha Enstitüsünden oluşması planlanmıştı. İki yıl içinde fiziki altyapısı (şimdi İzmir Kız Lisesi’ne ait binalarda) ve kadroları tamamlanan İzmir Yunan Üniversitesi, sadece kimya bölümünde öğretime başlayabildi (Cumhuriyet döneminde İzmir’de ilk üniversite, Ege Üniversitesi 1955 yılında kurulabildi).

Özerklik girişimi
Anadolu’dan ayrılmadan kısa bir süre önce, 12 Ağustos 1922 günü Yunanistan, kamuoyuna hitaben yayımladığı bir bildiriyle işgal ettiği bölgenin özerkliğini ilan etmişti. İngiltere hükümetinin, Türk ordusu ile Çanakkale Boğazı arasında tampon olacağını düşündüğü için destek verdiği bu girişimiyle Yunanistan, artık kalamayacağını bildiği işgal bölgesini, Rum soydaşları için güvenli kılacak bir idari yapı oluşturmayı amaçlamıştı.

Nasıl gittiler?
26 Ağustos 1922 sabahı başlayan Türk taarruzu, sansür nedeniyle cephe gerisinde dolayısıyla İzmir’de duyulmamış/duyulamamıştı. İzleyen günlerde trenlerin, daha önce görülmediği kadar çok ölü ve yaralı askeri İzmir’e getirmesi Türkleri sevindirirken Rumları kaygılandırmış olmalıdır. Bu nedenle İzmirli Rumlar, Amalthiya (İzmir) gazetesinin 30 Ağustos tarihli nüshasında, “Düşman saldırısının şiddeti nedeniyle dün Afyonkarahisar’ın tahliyesi emredilmiştir…” diyen 28 Ağustos tarihli askeri bülteni okuduklarında, cephenin çöktüğünü anladılar. O sırada Türk ordusu yönünü İzmir ve Akdeniz’e çevirmişti. Yerli Rumlar da, bulabildikleri her tür araç ve götürebildikleri her şeyle birlikte, Türk ordusunun önünden aynı yöne kaçmaktaydılar.

Adalara geçmek isteyen onbinlerce Rum göçmen, rıhtım ve yolcu gümrüğüne yığılmış durumdaydı. Polis müdürlüğünden alınmış seyahat izni ve pasaport talep ederek, başlangıçta bunların Anadolu’dan ayrılmalarını engellemeye çalışan işgal yönetimi, sonraki günlerde bazı vapurlara el koyup Adalar’a sefer bile yaptırmıştı. Yunanistan’ın İngiliz Hükümeti’nden ateşkes istediği 2 Eylül günü Stergiadis, kıdemli memurlarına arşivlerini toplamaları ve harekete hazır olmaları talimatını verdi. İzmir’de ne ekmek ne de asayiş kalmıştı. Rum milislerin, yerleşim merkezlerini yakıp yıkacağından endişe eden birçok Türk de, İzmir’e gelerek cami, medrese ve okullara sığınmıştı.


Ve 9 Eylül
9 Eylül sabahı Sabuncubeli’nden hareket eden ve Bornova-Mersinli güzergâhını geçen 5. Süvari Kolordusu’nun 2. Tümeni’nden Yüzbaşı Şerafettin Bey’in komuta ettiği öncü birlik, rıhtımdaki binlerce Rum ve yeni onbinlerin döküntüleri arasından geçerek, saat 10.30’da vilayet konağına varmıştı. Boynu ve kolundan yaralı olan Şerafettin Bey, burada bir Türk gencinin verdiği al sancağı gözyaşları içinde konağın balkonundaki göndere çekmişti.

Böylece İzmir, üç yıl, üç ay, yirmi dört gün çektiği hasretin ardından, gerçek sahibiyle kucaklaşmış, Türkiye emperyalizm illetinden kurtulmuştu ama, işgal sürecinde ödediği bedel çok ağırdı.
* * *
Megali İdea nedir?
Yunancada “büyük fikir” demek olan bu kavramı, Başbakan Kolettis ilk kez 14 Ocak 1844’te yaptığı bir meclis konuşmasında telaffuz etmişti. Adriyatik Denizi-İran ekseninde, Yunan soyundan herkesi, başkenti İstanbul olacak bir devletin sınırları içinde buluşmayı hedefleyen bu öğretinin o dönemdeki amacı; topraksızlıktan ötürü sefalet içinde yaşayan Yunan köylüsünün, iflas halindeki hükümeti devirmesini önlemekti. Yunan köylüsü ve emekçisinin enerjisini dış politikaya aktaran Megali İdea: Yunanistan’da ezilen sınıfları hak ve iktidar mücadelesi yapmaktan alıkoyduğu için, egemen sınıfların iktidarını pekiştiren bir araçtı. Venizelos’un savaşçı ve yayılmacı Megali İdea’sı ise, Batı uygarlığının Yunanlılığı yok etmek için aşıladığı bir öğretiydi. Gerçekte Yunan ekonomisinin durumu, hangi sınıf iktidarda olursa olsun Yunanistan’a, Venizelos’un savunduğu Megali İdea dışında bir tercih yapma şansı vermiyordu.

Hasan Tahsin veya Osman Nevres
İzmir’e çıkan Yunan askerlerine ilk kurşunu atan Hasan Tahsin, Selaniklidir ve gerçek adı (Recepoğlu) Osman Nevres’tir. Selanik Feyziye Mektebi’ni bitiren Nevres’in hayatında, okulun o dönemdeki idarecisi, daha sonraları İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin en etkili isimlerinden, Maliye Nazırı Cavit Bey’in önemli bir rolü oldu. Nevres, Paris Sorbonne Üniversitesi Siyasi İlimler Akademisi’nin ardından Teşkilat-ı Mahsusa kadrosuna katıldı.

İttihat ve Terakki tarafından 1914’ün Ekim ayında Sofya’ya gönderilen Nevres’in görevi, Bulgaristan’ı Üçlü İtilaf tarafa çekebilmek için orada propaganda yapmaya gelmiş İngiliz parlamenterler Noel Edward ve Charles Roden Buxton kardeşleri öldürmektir. Osman Nevres ikisini de vurur fakat öldüremez. Teşhis edildiği için İttihat ve Terakki yöneticileri kimliğini değiştirerek kendisini İzmir’de saklar. Hasan Tahsin İzmir’de bir şirket kurar ve gazete çıkarmaya başlar. Pasaportuna yazılan “Hasan Tahsin” takma adını ölene kadar kullanır. 15 Mayıs’ta ilk kurşunu attığında, İzmir’de Hukuk-u Beşer (İnsan Hakları) gazetesini çıkarmaktadır ve 31 yaşındadır. Hasan Tahsin’den ilk kurşun, Konak Meydanı’nda Yunan sancağını taşıyan askere gider. Aynı yerde öldürülen Tahsin, işgale karşı halkın simge ismi olur.

Prof. Dr. Engin Berber

Şeyh Sait ve Şeyh Sait İsyanı

Şeyh Sait ve Şeyh Sait İsyanı (1925 - 1936)
TBMM'nin kurulmasından sonra muhalefet Cumhuriyet'in ilânına kadar gizli ve küçük bir grubun direnmesi şeklinde çalıştı.
Cumhuriyetin ilânından sonra muhalifler 1924'de Terakkiperver Cumhuriyet Partisi'ni kurdular. Bu partinin kurucuları arasında İttihat ve Terakki Partisinin nüfuzlu adamları, Meşrutiyetçi gruplar ve Malta'da sürgün hayatından kurtulan birkaç kişi de vardı.

Parti, programında liberalizm ve demokrasi esaslarını kabul etmişti. Fakat partinin programındaki, "Parti düşünce ve dinî inançlara saygılıdır" maddesi Cumhuriyetin ilânı ve hilâfetin kaldırılmasından memnun olmayan kimselerle, mürtecilere ümit ve kuvvet vermişti.
Nihayet gerek Terakkiperver Cumhuriyet Partisinin, gerekse yabancı devletlerin propagandaları neticesinde Doğu vilâyetlerinde ayaklanma oldu.


Şeyh Sait adında bir şeyh, birtakım cahil kimseleri etrafına toplayarak hükümete karşı ayaklandı (11 Şubat 1925). Ele geçen belgelerden Şeyh Sait taraftarlarının, devletin başına Abdülhamit oğullarından birini geçirmek istedikleri anlaşılmıştır. Muhalifler, Mecliste Şeyh Sait ayaklanmasını mevziî bir hareket olarak göstermeğe çalışmış, olağanüstü tedbirlerin alınmasına engel olmak istemişlerdir. Halbuki din elden gidiyor diyerek ve şehirleri yağma vaadiyle ayaklandırılan âsiler az zamanda Elâzığ ve Diyarbakır'ı sardılar.
Bunun üzerine Hükümet ve Meclis tedbirler almaya gerek görerek ve şu tedbirler alınmıştır.
1- Kısmî seferberlik yapıldı.
2- "Hıyaneti Vataniye Kanununa bir madde eklendi ve "Takriri Sükûn Kanunu" çıkarıldı.
Hıyaneti Vataniye Kanununa eklenen madde, dinin siyası gayelere alet edilerek cemiyetler kurulamayacağı idi. Bu cemiyetleri kuranlarla bu cemiyetlere girenler, memleket düzenini bozanlar, cumhuriyeti tehlikeye düşürenler vatan haini sayılacakları belirtiliyordu. Takriri Sükûn Kanunu, Hükümete gericilik, ayaklanma ve bozgunculuk hareketlerine karşı istediği gibi tedbir almak yetkisini veriyordu.

3- Birisi Ankara'da, diğeri Elâzığ'da olmak üzere iki İstiklâl Mahkemesi kuruldu. Büyük Millet Meclisi tarafından seçilen milletvekillerinden kurulan bu mahkemelerin verecekleri idam kararlarını Meclis onaylamadan infaz yetkisi vardı.
Asiler üzerine gönderilen askerî kuvvetler ayaklanmayı kısa zamanda bastırmayı başardılar (7 Mart 1925).
Şeyh Sait ve adamları yakalanarak idam edildiler. Bu suretle devrimi boğmak için ayaklanan gericilik hareketi bastırılmış, memleket ve devrim kurtarılmıştır.


İsyan Öncesi Anadolu'daki Durum
Şeyh Sait, Elazığ'ın Palu kazasından ve Nakşibendi tarikatının büyüklerindendi. Palu'da büyük koyun sürülerine yetecek kadar meralar bulunamayınca Erzurum'un Hınıs kazasına yerleşti. Dini istismar ederek, çevrede oldukça tanınmış ve sözü geçen biri oldu. Suriye ile ticaret yaptığından, sık sık oraya giderdi. Zenginliği ve tarikat ileri geleni oluşu ve feodal bir düzen içindeki ağalık sıfatı ile Kürtler üzerinde oldukça etkili idi.

Cumhuriyetin ilanından bir süre önce dağılmış olan Kürt Teali İslam Cemiyeti ileri gelenlerinden, Seyit Abdülkadir, Ceyranlı, Hüsman, Halit, Hacı Musa ve eski Mebuslardan Yusuf Ziya ve ailelerinin katıldığı gizli bir komite kurarak, Kürdistan bağımsızlığı için çalışmalarını sürdürdü. Yusuf Ziya'nın aracılığı ile Hınıs'ta oturan Şeyh Sait ve ailesi de örgüte katıldı.

Bu gelişmeleri yakından izleyen İngiltere, elçiliğinin çeşitli kaynaklarından edindiği bilgileri, düzenli olarak elde ediyordu. Bölgede bir ayaklanma çıkartmak ve bu yolda Musul konusundaki isteklerini Türkiye'ye kabul ettirmek amacında olan İngilizler, Nasturi'leri kışkırtarak bir ayaklanma çıkmasını hazırladılar .
İngilizlerin kışkırtması ve yönetiminde çıkan Nasturi ayaklanmasına karşı, o günün çok güç şartları içinde yapılan bastırma girişimleri kesin sonuca ulaşamadı. 

Ayaklananların çoğu sınır dışına kaçtılar İngilizlerin, Musul sorunu için açtıkları bu olay , siyasi ve askeri çok çetin çalışmalar sonucunda taraflarca kabul edilen sınırın gerisine çekilmekle sona ermiş kabul edildi. Bu ayaklanmada, İngilizler asileri desteklemekle kalmayıp, uçakları ile de saldırılara katıldılar.
Kürt İstiklal Komitesi üyelerinden ve eski Mebuslardan Yusuf Ziya, Musa ve Cibranlı Halit beyler ve bazı arkadaşları 1924 yılında çıkan Nasturi ayaklanması dolayısıyla tutuklanmış ve mahkum olmuşlardı. 

 Bu arada Şeyh Sait'in tanıklığına gerek duyularak Bitlis Harp Divanına çağrılmıştı. Bu durum Şeyh Sait'i kuşkulandırdığından; yaşlı ve hasta olduğunu ileri sürerek, ifadesini bulunduğu yerde alınmasını istedi. Harp Divanı bu isteği kabul etti. İfadesi Hınıs'ta alındı. Kuşku içinde olan Şeyh Sait, oğlunu İstanbul'a yolladı. Bir yandan Bitlis Harp Divanının, kendisi hakkında görüşlerini adamları aracılığıyla araştırırken; diğer yandan Diyarbakır, Çapakçur, Ergani ve Genç dolaylarında bir ay kadar dolaştıktan sonra, 13 Şubat 1925'te Piran köyüne gelerek kardeşinin evine yerleşti.

Bu arada İstanbul'da, örgüt mensupları kendisine İngiliz ajanı süsü veren bir Türk polisi ile görüştüler. İngiltere'nin, çıkacak bir ayaklanma sonunda kurulacak Kürdistan'ı maddi ve manevi yönden desteklemesi isteklerini ve programını şöyle belirtmişlerdi :
1- İngiltere, Kürt Emirliği'nin kurulmasını destekleyecek ve koruyacak.
2- 1926 yılında başlayacak ayaklanmanın ilk hedefi, Diyarbakır'ı ele geçirip, Musul sınırında İngilizlerle ilişki sağlamaktır.
3- Kurulacak Kürt Emaretine Akdeniz'e çıkış sağlanacak.
4- Emaretin başına Seyit Abdülkadir getirilecek.
5- Diyarbakır ele geçtikten sonra, İngiltere her çeşit para ve silah yardımı yapacaktı.

Program bu kadar değildi. Doğuda ayaklanma çıkınca, Batı Anadolu 'da ve İstanbul'da da Hilafetçi ayaklanmalar çıkartılacak, Ankara iki ateş arasında kalacak ve V ahdettin İstanbul'a gelecekti.

Yapılan propagandalar '' Cumhuriyet Yasaları ile İslamiyet'in, dinin, namaz, oruç, kuran, nikah, ırz ve namusun kalkacağı bütün aşiret ağalarının ve hocaların Ankara ' ya sürülecekleri ve bunlardan, yasalara uymayanların denize atılacağı'' şeklinde olup halkı devlete karşı ayaklanmaya kışkırtıyordu. Cibranlı Halit ve adamları da Hükümete haber verilmesini engelliyorlardı. Durumu Atatürk'e ilk kez duyuranlar Varto'da oturan Hornek aşireti oldu.

1924'te Erzurum depremi sebebiyle Erzurum'a gelen Atatürk'e bilgi verildi. O da Cibranlı Halit'in yakalanması için ilgilileri uyardı. Erzurum'a gelmiş olan Yusuf Ziya tutuklandı ve Bitlis Harp Divanına yollandı. Suçunu kabul etti ve Cibranlı Halit, Hasananlı Halit, Şeyh Sait ve Hacı Musa'nın adını açıkladı. Hacı Musa hemen tutuklandı. Fakat aşiretlerinin ayaklanmaması için Hacı Musa ve bazı tutuklular serbest bırakıldı.

Bu arada Şeyh' in oğlu da İstanbul ve Suriye'de çeşitli kişilerle görüşmüştü. Eğer bir ayaklanma çıkarsa 'Cemiyet-i Akvam' a haber vereceklerini ve asker bulunmadığı için aşiretlerin yöreyi kolayca ele geçirebileceklerini söyledi. Bundan sonra dini bir ayaklanma fetvası hazırlandı. Cumhuriyetin ve Mustafa Kemal'in dinsizliği, din kurallarına aykırı davrandıkları ileri sürüldükten sonra, mal ve canlarının helal olduğu belirtiliyordu.

Şeyh Sait İsyanı
Yörede, ayaklanma hazırlıkları ve propaganda için dolaşarak kardeşinin Piran'daki evine yerleşmiş olan Şeyh Sait burada, jandarmanın beş suçluyu yakalayıp götürmek istemesi yüzünden çıkan silahlı çatışma üzerine, planlarından önce ayaklanmak zorunda kaldı.

Palu'da ayaklanmaya başlayan Şeyh Sait önce Tunceli'nin merkezi Darahini'yi ele geçirmek istedi ve bu amaçla yolda iken kendisine, Paro Oğlu Ömer ağa komutasında Butyanlı, Fakih Hasan Oğlu Abdülhamit'in komutasında Mıstanlı, Ömer Oğlu Haydar komutasında Tavaslı, Molla Ahmet komutasında Silvanlı aşiretleri katıldılar. 16 Şubat 1925'te Darahini'ye saldırdılar. 

Şehir yağmalanırken, Ziraat Bankası'na da el konuldu. Durumu Ankara'ya bildiren öğretmen Mehmet Zeki, Şeyh Sait'le iş birliği yapan Tunceli Valisi, Çapakçur Kaymakamı ve Hakim Bağdatlı Rıza'nın telkinleri ile önce hapis sonrada şehit edildi. Asiler,- 1-Çapakçur, 2-Muş, 3- Diyarbakır olmak üzere üç kola ayrıldılar.

Şeyh Sait Diyarbakır'ı alacaktı. 21 Şubat' ta ilk kez ordu birlikleri ile karşılaşıldı ve bir alayı geri çekilmek zorunda bıraktılar .Yarbay Cemil Bey komutasında ki bir süvari alayını ise, pusuya düşürüp esir aldılar .Ellerinde yeşil bayrak ve kuranlarla ilerleyen asilere halk karşı koymuyor ve çoğu kez yardım ediyordu.
Halkın ve eşrafın direnmemesi ve askerin bir kısmının kaçması sonucu, komutan Osman Bey'in bütün çabalarına rağmen, 2 Şubat günü Elazığ asilerin eline geçti ve yağma edildi. Halk ancak bundan sonra gerçekle yüz yüze geldi. 5 Mayıs 1925'te Malatya Gazetesi'nin bu konudaki yayını etkili oldu ve yer yer direnmeler başladı. Diğer yandan Şeyh Abdullah Muş cephesini tutarak, Varto'yu aldı ve Erzurum'a doğru ilerlemeye başladı.

Ergani, Piran olayından hemen sonra asilerin eline geçmişti. Ergani ve Eğil yörelerindeki şeyh ve ağaları da ayaklandırmayı başaran Şeyh Sait, 7 Mart ' ta dört yönden Diyarbakır'a saldırdı. Kuzey cephesinde surlar dışında yapılan savunmayla asiler püskürtüldü. Güney cephesinde ise içeriden de yardım gören asiler şehre girdiler. Fakat, General Mürsel'in asiler üzerine süvari kuvvetleri yollaması sonucu, baskına uğrayan asiler 8 Mart' ta ilk kez yenilerek kaçtılar
Ayaklanma ile ilgili ilk bilgiler 16 Şubat 1925'te gazetelerde yer aldı. 

Ayaklanma, küçük bir eşkıya olayı olarak gösterildiğinden ve suçluların yakında yakalanacakları ileri sürüldüğünden, kamu oyunda etkisi olmadı. Bakanlar Kurulu Toplantısında İç İşleri Bakanı Recep Bey, Piran olayı hakkında bilgi verdi ve bölgedeki güvenlik kuvvetleri ve uçaklarla olayın bastırılacağını belirtti. Olayda İngiliz etkisi olduğu görüşü ileri sürüldü. İngiliz etkisinin bulunduğu ve ayaklanmanın bastırılmasında uçaklarında kullanılacağının açıklanması, olayın basit olmadığını gösteriyordu.

Olayın yakından izleyen Mustafa Kemal, İstanbul'da Heybeli adada dinlenmekte olan İsmet Paşa' ya, hemen Ankara'ya gelmesini bildirdi. İsmet Paşa 20 Şubat 1925'te Ankara'ya hareket etti.21 Şubat' ta Ankara'ya varan İsmet Paşa, istasyonda Mustafa Kemal ve bazı bakanlarca karşılandı ve doğru Çankaya 'ya gidildi.

Bu esnada hükümet içinde münakaşalar olmuş ve İç İşleri Bakanı istifa etmişti. Recep Bey ayaklanmayı daha endişeli bir hava içinde karşılayarak, baş vekilden fazla ciddiye aldığı için itilafa düşmüşlerdi .Bu arada Başbakan Fethi Bey istifa etmişti. İsmet İnönü bu olayı kitabında şeyle anlatıyor .'' Bu günlerde Halk Partisi meclis grubu bir toplantı yaptı. 

 Hükümet Başkanı ayaklanma hakkında izahat verdi. Hadise üzerine geniş görüşmeler oldu. Ben geçen yılın 22 Kasım ' ın da başbakanlıktan ayrılmıştım. Fakat parti genel başkan vekilliği sıfatını muhafaza ediyordu. Bu sıfatla müzakerelere bende katıldım ve hadiseye nasıl baktığımı anlattım. Gruptaki hadiseler sertleştikçe hükümetin durumu güçleşiyordu. Bunun üzerine Fethi Bey istifa etti. Bundan sonra Atatürk hükümet teşkili vazifesini bana verdi. 3 Mart' ta hükümet programını mecliste okuyarak güven oyu aldık.''

Hükümet programında iki husus göze çarpıyordu. Bunlar seferberlik ilan etmek ve Takriri Sükun kanunu çıkarmak. Bu kanunu işletebilmek için iki İstiklal Mahkemesi kurulacaktı. Biri şarkta çalışacak, birinin merkezi Ankara'da olacaktı.
Takriri Sükun kanunu iki maddeden oluşuyordu :
1 -Hükümet lüzum gördüğü taktirde suçluları İstiklal mahkemesine verebilecek.
2-İstiklal Mahkemesi davaları kendi kanunları ile süratle yürütecek.
İsyan Bölgesi İstiklal Mahkemesi Aşağıdaki gibi oluşuyordu:
Reis : Mahzar Müfit Bey
Müdde-i Umumi : Ahmet Süreyya bey
Üye : Ali Saip
Üye : Lütfi Müfit
Yedek : Avni Doğan Bey
Ankara İstiklal Mahkemesi Aşağıdaki gibi oluşuyordu:
Reis : Ali Bey ( Çetin Kaya )
Müdde-i Umumi : Necip Ali Bey
Üye : Kılıç Ali
Üye : Ali Bey
Yedek : Raşit Galip Bey

Şeyh Sait İsyanının Bastırılması
Bir gece Mustafa Kemal Çankaya'da, İsmet Paşa, Fevzi Çakmak ve ikinci başkan Kazım Paşalarla ayaklanmanın bastırılması için alınacak önlemleri görüşmek üzere toplandılar . Hazırlanan plana göre ayaklanma bölgesi büyük askeri kuvvetlerle sarılacak, harekât Erzurum, Erzincan, Sivas, Diyarbakır, Mardin üzerinden yollanacak birliklerce ve hava kuvvetleri desteği ile yapılacaktı.
Mardin ve Diyarbakır'a gönderilecek birlik, araç ve malzemenin güney demir yollarından gönderilmesi gerekiyordu. 

Bu demir yollarının bir kısmının geçtiği Suriye Fransa Mandasında olup, Lozan ' da kabul edilmiş olan Ankara Antlaşması gereğince Türkiye bu demir yollarından asker taşıma hakkına önceden Fransa 'ya bildirmesi şartı ile sahipti. Bu sebeple Türkiye, Paris elçiliği aracılığı ile Fransa Hükümetine bir nota vererek Şeyh Sait ayaklanması dolayısıyla demir yolundan asker yollanacağını bildirdi. Fransa bu isteği uygun buldu. 

Fakat, İngiltere'nin Paris elçiliği durum hakkında bilgi isteyerek, asker naklini geciktirici bir girişimde bulundu. Bu davranışı bile İngiltere'nin bu ayaklanma arkasında olduğu görüşünü kuvvetlendiriyordu.

Ordu birlikleri Erzurum, Mardin, Diyarbakır ve Malatya bölgelerinde yığınağını yaparken, Şeyh Sait'te Diyarbakır üzerine yürümüş ve 7-8 Mart 1925'te yenilgiye uğramıştı. Ayaklanmanın güneye doğru yolu tıkanmış ve asileri çembere alma ihtimali doğmuştu. Şeyh Sait Dersim ve Muş yöresi ağalarını da ayaklanmaya çağırdı ise de; şeriat ve hilafet adına yapılan bu hareket, özellikle Diyarbakır yenilgisinden sonra ilgi görmedi. 9 Mart' ta Diyarbakır'a gelen bazı İngiliz silah fabrikaları katalogları ve mektupların üzerinde 'Kürdistan Kraliyeti Harbiye Bakanlığı ' yazısının bulunması, Diyarbakır'ın Şeyh Sait'in eline geçmesinin en önemli adım olduğunu gösteriyor ve İngiltere'nin olayı desteklediği kanısını kuvvetlendiriyordu.

Diyarbakır yenilgisi ayaklanmanın dönüm noktası oldu, Seferber edilmiş kuvvetlerle 10 Mart' ta Diyarbakır çevresi asilerden temizlendi, 14 Mart' ta Şeyh Sait'in oğullarından birinin Varto'da yapılan çatışmada öldüğü bildirildi, 16 Mart' ta seferber edilen subaylara ve askere iki şer maaş avans ödenmesi kanunu ve 23 Mart' ta da, sıkı yönetimin bir ay uzatılması kabul edildi.

Yığınaklarını tamamlayan ordu birlikleri 26 Mart' tan itibaren Varto, Elazığ ve Diyarbakır üzerinden karşı harekâta başladı. Asiler dört yönden kuşatıldılar, Düzenli bir şekilde çembere alınarak Irak, İran ve Suriye'ye kaçmaları önlendi. 31 Mart' ta Diyarbakır ve Elazığ'dan gelen kuvvetler birleşerek Şeyh Sait'in karargâhının bulunduğu Hani'ye girdiler. 2 Nisan da kuşatmanın son bölümü de tamamlanınca asiler ve ana kuvvetler arasında çatışma başladı. Nisan' da Palu, Silvan ve Piran ele geçti. Bütün asiler Tunceli yönünde kaçmaya başladılar,
Geçtikçe artan başarılı harekât sonunda, ayaklanma Nisan ayı ortasında tamamı ile bastırıldı ve Şeyh Sait ele geçti. Bu durum, hükümetin 15 Nisan tarihli resmi bildirgesi ile açıklandı.

Ayaklanmanın bastırılmasından sonra ilk iş olarak merkezi Diyarbakır'da olmak üzere bir genel müfettişlik kuruldu.

Şeyh Sait yakalandıktan sonra yandaşları ile birlikte İsyan Bölgesi İstiklal Mahkemesi'ne verildi.

İstiklal Mahkemesi asilerin idamına karar verdi ve bu bir gün sonra gerçekleşti.

Şeyh Sait İsyanının Kronolojisi
16 Şubat 1925 - Şeyh Sait’e bağlı isyancılar Tunceli ilinin merkezi Darahini’yi alarak kasabayı yağmaladı.
21 Şubat 1925 - Bazı doğu illerinde sıkıyönetim ilan edildi.
21 Şubat 1925 - Şeyh Sait’e bağlı isyancılar Kıs ovasında hükümet kuvvetleriyle çarpıştı.
24 Şubat 1925 - Şeyh Sait’e bağlı isyancılar Elazığ’ı ele geçirdi.
25 Şubat 1925 - Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nda “Dinin politikaya alet edilemeyeceği ve bu suçun da vatan hıyaneti sayılacağı”na ilişkin değişiklik yapıldı.
26 Şubat 1925 - Şeyh Sait’e bağlı isyancılar Hani’yi işgal etti.
7 Mart 1925- Şeyh Sait’e bağlı isyancılar Diyarbakır üzerine hücuma geçti.
8 Mart 1925 - Diyarbakır’da Mürsel Paşa komutasındaki ordu birlikleri Şeyh Sait’e bağlı isyancıları dağıttı.
4 Mart 1925 - Hükümete geniş yetkiler veren Takrir-i Sükûn Kanunu kabul edildi.
 4 Mart 1925 - TBMM isyan bölgesinde ve Ankara’da birer İstiklal Mahkemesi kurulmasına karar verdi.
23 Mart 1925 - Doğu illerinin bir bölümünde ilan edilen sıkıyönetim 1 ay daha uzatıldı.
25 Mart 1925 - Şeyh Sait’e bağlı isyancılar Silvan’ı ele geçirdi.
31 Mart 1925 - İsyan bölgesinde Divan-ı Harp’çe verilen idam cezalarının ayrıca onay gerektirmeden yerine getirilmesi hakkındaki kanun kabul edildi.
31 Mart 1925 - Ordu birlikleri Lice ve Silvan’ı ele geçirdi.
12 Nisan 1925 - İsyanın başı Şeyh Sait yakalandı.
20 Nisan 1925 - Bazı doğu illerindeki sıkıyönetim 7 ay uzatıldı.

29 Haziran 1925 - Doğu İstiklal Mahkemesi’nce ölüm cezasına çarptırılan Şeyh Sait ve isyanı yönetenler idam edildi.

21 Temmuz 2017 Cuma

Osmanlılarda kölelik sistemi var mıdır?

Osmanlı Devleti'nde köle emeğine dayalı üretim yapılmadığından, varlıklarının sebebi ekonomik çıkar gerekçelerine dayanmaz. Dolayısıyla köleler toplum içinde kısa sürede assimile olarak belirli statüler kazanmaktaydılar. Nitekim Osmanlı toplumunda köleler, varlıklı ailelerin ev hizmeti, cariyelik, çocuk bakımı gibi işlerinde kullanılmak ya da Kur'ân'da vaad edilen sevabı kazanmak üzere "azat etmek" için satın alınırlardı. Ev işlerinde çalıştırılan köleler bir müddet sonra "bacı, dadı, lala" gibi isimlerle ev halkından sayılırlar. İslâm hukukunda belirlenen insan hakları gereği yirmi yaşları civarına geldiklerinde, cihazı ve diğer gerekleri mevlâ'sı tarafından sağlanarak evlendirilirlerdi. Bunların eski efendileriyle "akrabalık" türüne benzer toplumsal ilişkileri kesilmezdi. Nitekim yaşlandıklarında bile itibar görürlerdi. Küçük yaşlarından itibaren yeteneklerine göre yetiştirilmiş olan köleler yüksek fiyatla satılırdı. Bunlar genellikle saray ve konaklara alınırdı.1

Saray'a alınan "köle"ler arasından BÓAbüssaâde Ağası (ve bazı başka görevler) gibi Padişaha çok yakın ve çok önemli görevlere getirilirlerdi.

İslâm'ın köleliğin sosyal durumunda iyileşme ve ortadan kalkması açısından yaptığı en önemli girişim doğan çocuk için "anasının medenî durumu"2 yerine "babasının medenî durumuna uyar" kuralını getirmesidir.3 Aslında Osmanlı padişahlarının çocuklarının câriyelerden olması bazı siyasal ve sosyal sebeplerle birlikte temelde bu hükme dayanmaktadır.

1. 1847'de Sultan Abdülmecid esir ticaretini yasakladı; esir pazarları da kaldırıldı. Bununla beraber gizli olarak Osmanlı Devleti'nin sonuna kadar sürdü.
2. Roma Hukuku'na göre "partas sequitur ventrem" (çocuk batna çeker) kuralı geçerli idi.
3. İslâm'ın getirdiği "câriyelerin kendi efendilerini, yani hür çocuklar, hatta sultanları, halifeleri doğurmalarını mümkün kılan" bu kural aslında Arap gururunu rencide etmişti.

Külhanî ve Külhanbeyi kime denir?

Külhanbeyiler, kötülüklerinden çekinilen, çevrelerine ürküntü vererek kişilik olmaya çalışan genellikle küçük ya da yüz kızartıcı suçlardan sabıkalı kişiler olarak bilinmektedir. Oysa külhanîliği geçmiş yüzyıllarda yatacak yeri olmayan, kimsesiz kişilerin, özellikle delikanlılık yaşına gelmiş çocukların yatıp kalktığı, barındığı, yiyecek temin ettiği bir sosyal kurum gibi de görebiliriz.

Gerçekten de külhanîliğin bir tür fütüvvet teşkilatı gibi kendine özgü kuralları vardır. Bunların "pîr"leri,1 töre ve törenleri, usul ve erkânları bulunmaktadır. Örneğin bir kimsenin külhana alınabilmesi için kimsesiz olması gerekliydi. Ancak bu yeterli değildi. Kabul edilebilmesi için bir tür yeterlilik denemesini başarması lâzımdı. Yeni gelenin üzerine yırtık ve eski elbiseler giydirilir ve oradakilerin en eskisi olan "destebaşı"nın eline verdiği bir torbayı en kısa zamanda pirinç, yağ, un ve şekerle doldurup dönmesi istenirdi.

Parası olmadığı hâlde, ısrarla dilenmek, belki de hırsızlık, kapkaç gibi her türlü yöntemle torbayı dışarda doldurmayı başarıp külhana dönen aday sınavı kazanmış sayılır, topladığı malzemelerle külhanın yemek vakti ortaya çıkarılan üç demirbaş lengerinden ikisinde pilav, üçüncüde helva pişirilir ve hep birlikte yenirdi. Yeni gelen sofraya oturmaz, ayakta bekler, yiyen eskilere hizmet ederdi. Pilav ve helva yenildikten sonra külhancı baba ve öteki külhanî ler bir lokma ekmeği tuza batırarak sağ ellerinin baş, şehadet ve orta parmağiyle tutar ve külhanın kimsesizlerin barınağı olduğuna, buradan birçok yiğit yetiştiğine hep birlikte şehadet ederlerdi. Külhancı Baba'nın okuduğu:

"Bu ocağın adı gerçek külhandır, Yersizlere, yurtsuzlara mekândır.

Nice erler yetişmiştir külhandan, Kim bilir kim bugün nerde pinhandır.

Ana-baba kucağına sığmayan yavrucaklar bu ocakta mihmandır.

Pîr'imizdir bizim koca Lay-har, Hak budur kim eşi gelmez sultandır.

Hu çekelim Lay-har'ın ruhuna, O'nun için bay ü geda yeksandır" duasından sonra baba'yla beraber herkes «Hu» çeker ve lokmayı ağızlarına atarlar. Bundan sonra kardeşlik töreni başlardı.

Kardeş olacak çocuklar sağ tarafa daima kıdemli, sola da aday olan yan-yana ortaya alınır. Anadan doğma soyularak külhancı baba'nın getirdiği «Lay-har kefeni» denilen iki yakalı büyük bir gömlek giydirilir. Sağdaki, sağ kolunu, soldaki sol kolunu gömleğin koluna geçirirdi. Serbest kalan kollar gömlek içinde kalırdı.

Külhancı, ocağın ağzına yönelmiş bir vaziyette, iki dizinin üstüne oturur ve:

"Ey Lay-har'ın evlatları burası baba yurdudur. Burada senin-benim yoktur. Burada herkes kardeştir. Bir anadan doğanlar, bir babadan olanlar, birbirlerini boğazlarlar. Lay-har'ın evlatları, birbirlerini bir vücud bilirler. Kardeşlerine birisi, bir iğne batırsa açışım kendi vücutlarında duyarlar. Bu kefene sağlığında girenler, ölünceye kadar birbirlerini ayrı görmezler. Bu, ikilikte birlikdir. Bu senin sağ elindir, sen de bunun sol elisin. Vücudunuz birdir, başlarınız iki. Biriniz sağınızı, biriniz solunuzu görürsünüz. Ömrünüzün sonuna kadar birbirinizi görür, gözetirsiniz. Her gün kazancınızı buraya getirirsiniz. Burada, bu senindir, bu benimdir yoktur. Az çoğu artırır, çok hepimizi besler, hepimizi doyurur" diyerek telkinde bulunduktan sonra Layhar'ın ruhuna bir fatiha okunur ve yeni aday külhanîlerin kardeşliğine kabul edilmiş olurdu.

Tören bittikten sonra çocuklar, tahta karavanalara ayrılmış olan pilav ve helvalarını yerler.

Külhanîler, sabahları külhandan çıkıp giderler; asılarak, aşırarak, bir iş görerek ne elde ederlerse akşamleyin külhana getirirler. En geç kalan da gelince külhanın kapısı kapanır. Külhancı, sofrayı kurar. Külhanîler, hep beraber oturup yemeklerini yerler. Ondan sonra oyun oynanır, zar atma talimleri yapılır, bağlama çalınır. Uyku vaktine dek böylece vakit geçirilir. Sonra yatılır. Külhancı, yeni biri gelip de tören yapılacağı vakit, herkesle beraber sofraya oturur. Külhanîlerin, dervişler gibi, aralarında ayrı terimleri vardır.2

Gerçi fütüvvet ehlindeki mutlaka bir sanat, bir hırfet sahibi olmak, elinin emeğiyle geçinmek, haramdan kaçınmak ilkesine pek uyulmaz gibi görülüyorsa da, külhanîler ilk zamanlarda mahallelerin çöplerini toplamak, sokakları süpürmek gibi işleri de üstlenmektedirler. Ancak zamanla bu tür zor işleri yapmayı ya da dilenmeyi bırakıp, haraç toplamaya, gece sokakta adam soymaya değin zorbalık yapmağa başladılar. Mahalle sakinlerine ürküntü vermek için özellikle geceleri sokak aralarında naralar atarak dolaşırlar ve karanlıklara karışarak kaybolurlardı.

Ne var ki gece sokakta fenersiz gezmek yasak olduğundan bunlar "kol"gezen Yeniçeri Ocağı'nın Yirmisekizinci Orta'sının efrâdını oluşturan asesler tarafından yakalanırlar, suç unsuru görülürse kadı'ya götürülürler ya da asesbaşı'na tanınmış yetkiye dayanarak örfî ceza olarak külhanlarda sabaha kadar çalıştırılmak üzere İstanbul'un hemen her mahallesinde mevcut bir hamamda hamamcılara teslim edilirlerdi. Hamamların sabah namazından bir iki saat evvel hazır ve açık bulundurulması adet olduğundan fenersiz gezen kimlikleri belirsiz kişiler hamam külhanlarında çalıştırılarak cezalandırılmış ve geceleri bir daha fenersiz gezmemeleri sağlanmış olurdu.

Sabaha kadar odun taşımak, külhan ocaklarını temizlemek gibi işlerde çalıştırılan bu kişiler sabahleyin üstleri başları kurum ve kir içinde olduğu halde salıverirlerdi. Elbiseleriyle üst ve başlarının pisliği geceleyin bir yerde yakalanmış olduklarını belli ederdi. Bunlara «Külhanbeyi» denilmesinin sebebi buydu.

Osmanlı devletinde meyhane kültürü:

Evliyâ Çelebi İstanbul'da bulanan meyhaneleri şöyle tasvir ediyor: "Dört kadılık yerde 1060 kadardır. Cümlesi kefere ve fecere olmak üzere 6000 kişidir. Şarabın katresi haramdır. Lakin devletin gelirlerinden olduğundan şarabı men etmemişlerdir. Senevî hasılat alırlar. Başkaca bir emanettir. Otuz emin'in biri de budur. Galatada Domuzkapısı'nda oturur. 300 kadar tevabii olan büyük emanettir, İstanbulun -dört çevresinde meyhane çoktur. Amma pek fazla olarak Samatya kapısında, Kumkapı'da, Yeni Balıkpazarı'nda, Unkapanında, Cibali Kapısı'nda, Ayakapısı'nda, Fenerkapısı'nda, Balatkapısı'nda, karşıda Hasköyde bulunur. Hele Galata demek meyhane demektir. Ortaköy, Kuruçeşme, Arnavudköy, Yeniköy, Tarabya, Büyükdere ve Anadolu tarafında Kuzguncuk, Çengelköy, Üsküdar, Kadıköyü nam mahallerde tabaka tabaka meyhaneler vardır. Meyhaneciler mezmum bir halk, mel'un bir kavimlerdir ki Galata meyhaneleri içre bu kadar hanende, sazende, mitrablar, kaşerlenmiş adamlar toplanıp gece gündüz sefa ile sürûr ederler."

Diğer taraftan içki üreten ve satanları da şöyle tanıtır: "Esnâf-ı hizan dilberan 500 neferdir. Bunlar bir alay hâneberduş eclâftır. Rakıcılar esnâfı 100 dükkân, 300 kişidir. Her bir nebattan gülsuyu gibi rakı çıkar. Esnâf-ı meyhaneciyan-ı piyâde dükkânları yokdur, 800 neferdir; Esnâf-ı meyhâne-i koltuk 300 dükkân, 800 neferdir."3

1. Külhanbeylerinin pîri olan Kulhânî-i Lay-har, rivayete göre meşhur Hakim Senaî'nin çağdaşı ve Gazne'nin meyhanelerini dolaşıp şarap tortusu toplıyan, yatıp kalktığı külhana getirip içen bir meczuptur.
2. Gölpınarlı, a.g.e., s. 152.
3. Koçu, Evliyâ, c.1, Esnaf Alayı.

Selamlık Alayı ve Surre Alayı nedir?

Selamlık Alayı:

Selâmlık Alayı, "Cuma Selâmlığı" olarak da bilinir. Cuma namazı, kazası mümkün olmayan farz bir ibadet olmakla beraber Memâlik-i Osmâniye'de cum'a hutbeleri Osmanlı Padişahı adına okunduğu için ve üstelik Padişahın hâlifelik sıfatı da bulunması sebebiyle Cum'a Selâmlığı Saray teşrifâtında, "Kılıç Alayı"ndan ve "Muayede Resmi" (Bayramlaşma Töreni)'nden sonra üçüncü sırada gelir.

Dolayısıyla hem terkedilemez bir ibadet olması ve hem de Allah'ın huzurunda herkesin eşit olduğunu simgeleyen bir Padişah- Halife'lik geleneği olarak her cuma günü "gösteri-tören" biçiminde Selâmlık Alayı yapılmıştır. Dolayısıyla Sadrâzam Şeyhülislâm, bütün erkân ve ricâl de Padişahla beraber "Selâmlık Alayı"na katılmak zorundaydılar. Padişahın mâiyetini oluşturan çavuşlar, peykler (önde baltacılar, sonra hademe-i hassa, hademe-i rikâb-ı hümâyun) olmak üzere Saray'da yerlerini alarak Selâmlık Alayı'nda sıraya girerler, Saray avlusunda Padişahın bindiği atın etrafını sararak yürürlerdi. Bu merasim belirli bir bir teşrifat kuralına göre düzenlendiğinden kimse bulunduğu yerden ayrılamazdı.

Saray ile selâtin camilerinden1 birine giden yolun iki tarafına yeniçeriler, sokak başlarına sipahiler dizilirdi. Halkın toplanması sağlamak için önceden bir "Sarık Alayı" yapılır ve Padişahın sarığı camiye götürülürdü. Camide buhurdanlar yakılır, hazinedar ağa Padişahın namaz kılacağı seccadeyi hûnkâr mahfeline (mahfel-i hümâyun) serer, Padişaha sunulmak üzere tepsiler içinde meyveler hazırlanırdı.

Padişah, merâsimle at biner, yanında Sadrâzam, vezirler, ulemâ, diğer erkân ve ricâl olduğu halde camiye doğru geçerken alkış ağaları kendisine çavuşlar ve hademeler, alkışa başlarlar ve camiye kadar yer yer "Uğurun hayır ola, yaşın uzun ola, yolun açık ola, saltanatına mağrur olma Padişahım, senden büyük Allah var" sözlerini yüksek seslerle yinelerler, halk da "Padişahım çok yaşa" diyerek alkış tutarlardı.

Cami'ye varıldığında da at inerken "seralkışçı" denilen alkışçıbaşının işâretiyle Saray hademeleri (hademe-i hassa) tiz sesle, "Aleyke avnullah, maşallah, uğurun hayrola, yaşın uzun ola, yolun açık ola, ikbâlin efzûn ola, saltanatına mağrur olma Padişahım senden büyük Allah var," diye Padişahı alkışlardı.

Cami girişinde Yeniçeri Ağası Padişahın çizmelerini çıkartarak terliklerini giydirirdi. Daha sonra, Sadrâzam ve Yeniçeri Ağası Padişahın koltuğuna girip onu hünkâr mahfelindeki seccadesine kadar götürürlerdi.

Padişah, Cuma namazını hünkâr mahfilinde, şehzadeleri ve güvendiği kişilerle birlikte kılar, namazdan sonra burada bazı kabullerde de bulunurdu. Çıkışında yoksullara sadaka dağıtılır, gelişteki tören yinelenerek Padişah cami dışında bekleyen atına biner ve geldiği yoldan törenle Saray'a dönerdi.

Ancak On yedinci yüzyılda, İstanbul'da çeşitli ayaklanmalar baş gösterince, Padişahların güvenliği açısından, Cuma Alayları basitce yapılır oldu. Padişahlar, yalnızca Dîvân çavuşları ve peykler ile çıktılar.

Surre Alayı:

Mekke'ye her yıl "Surre Alayı"2 gönderilmesi Yavuz Sultan Selim'in Hilâfet'i İstanbul'a getirmesinden sonra başladı. Surre-i Hümâyûn'u Surre emini olan Darüssaâde Ağası tarafından düzenlenmektedir. Belirlenen günde Surre Alayı'nı Üsküdar'a geçirecek olan çektirinin seher vakti Kireç Kapısı iskelesinde hazır bulundurulması bir Kaptan Paşaya Saray'dan bir emir yazılırdı.

Hareket günü Mekke şerifine gönderilen Nâme-i Hümâyûn ve Surre-i Hümâyûn defterleri incelenip Sadrâzam huzurunda mühürlendikten sonra, meşin keseler, Surre-i Hümâyûn defterleri ve Mekke emirine yazılan nâme-i hümâyûn Padişahın önünde kızlarağası tarafından Surre emini'ne teslim edilirdi.

Diğer taraftan Surre Alayı görevlilerine giydirilmesi âdet olan hil'atler cins ve adet olarak teşrifat defterinde belirtilmişti. Bu uğurlama töreni sırasında da Surre Emini'ne Sadrâzam önünde hil'at giydirilirdi.

Daha sonra Mahmel-i Şerif develeri sırayla Bâb-ı Hümâyûn'dan çıkar, yol boyunca toplanan halkın duaları arasında Kireç İskelesi'nde yeniden tekbîr ve dualar edilerek Üsküdar'a geçilir, oradan Selâmi Çeşme'de (Ayrılık Çeşmesi'nde) yine tekbîr ve dualarla Hicaz'a selâmetlenirdi.

1. Padişahların yaptırdığı camiler.
2. Aslında "surre", tıpkı gümüş paralar için "kese"nin birimi alınması gibi, altın paralar için kullanılan bir para ölçüsüdür.

Arpalık nedir?

Osmanlı Devleti'nde emekli olanlara ya da görevinden alınanlara için "arpalık maaşı", daha sonraları "tekaüdiye", "mazûliyet maaşı", "tarik maaşı", "rütbe maaşı" gibi adlarla emekli maaşı bağlanmaktaydı.

On altıncı yüzyılda önceleri Ordu ve Saray erkânına ve Saray kapıcıbaşlarına maaşlarına ek olarak veya mazûliyet (emekli) maaşı niteliğinde ödenek olarak veriliyordu. Ardından Şeyhülislâmlık, Kadılık, Kazaskerlik gibi İlmiye ricaline de verilmeye başlandı. Daha sonra İlmiye sınıfının tüm ileri gelenleri bundan yararlandı. On yedinci yüzyılda yararlık gösteren ya da kapı halkı olan vezirlere, ümerâya ve yöneticilere de arpalık bağlandı. Sancakbeyleri, dizdarlar, muhafızlar ve tahsisat olarak gazilere de "arpalık" dağıtılırdı.

"Arpalık" yukarıda anılan kişilere, bir kaza ya da sancağın yıllık gelirinin bir bölümünün "arpalık dirlik" olarak tahsis edilmesi, ya da Hazine'den "arpalık ulûfe" olarak belirli bir yevmiye verilmesidir. Arpalığın azami yıllık miktarı idareciler için 100 bin, ilmiye ricali için 70 bin, Yeniçeri Ağası için 58 bin, Saray mensupları için en yüksek tımar karşılığı olan 19.999 akçe olabilirdi.

On sekizinci yüzyılda ilmiye mensupları dışındaki arpalıklar kaldırıldı. On dokuzuncu yüzyılda arpalık dağıtımları Şeyhülislâm ve çok az sayıdaki ulema ile sınırlandırıldı.1

1. Tanzimat'tan sonra, ilmiye mensupları için de arpalık usulü kaldırıldı.